Öncekiler Sonrakiler

DANIŞTAY 143. YILDÖNÜMÜNDE BAŞKANDAN HUKUK UYARISI GELDİ

Danıştay Başkanı Sayın Mustafa BİRDEN’in Danıştay’ın Kuruluşunun 143.Yıldönümü, Danıştay ve İdari Yargı Günü"nde yaptığı konuşmada son dönemde yargıda yaşanan yasal değişikliklere eleştiri getirdi.

11 Mayıs 2011 Çarşamba 10:40
Danıştay 143. Yıldönümünde Başkandan Hukuk Uyarısı Geldi

Danıştay Başkanı Sayın Mustafa BİRDEN’in Danıştay’ın Kuruluşunun 143.Yıldönümü, "Danıştay ve İdari Yargı Günü"nde yaptığı konuşmada; son dönemde yargıda yaşanan yasal değişikliklere eleştiri getirirken, hukuk devleti ve özgürlük kriterlerine yer verdi. Konuşmasında:

"Anayasamıza göre, İdari Yargı, idarenin eylem ve işlemlerinin hukuk kurallarına uygunluğunu yargısal yöntemlerle denetleyen yargı organının adıdır. Bu nedenle de, idari uyuşmazlıkların kaynağı, idarenin kamu hukuku alanında yapmış olduğu eylem ve işlemlerdir.
İdare, kamu hizmeti yapmak üzere vardır. Asıl olan, bireylerin hak ve özgürlüklerinin korunması, onlara her türlü endişeden uzak huzurlu bir yaşam sağlanması olduğuna göre; idarenin hukuk kuralları içerisinde ve ona uygun olarak faaliyette bulunmasında ve bu ortamı sağlayacak yapılanmayı gerçekleştirmesinde, her şeyden önce, bireyin ve bireylerden oluşan kamunun menfaati vardır. Bu menfaati gözetmeyen ve kendisinden beklenen huzurlu ortamı sağlayamayan idare, varlık nedenini kaybeder.
İdarenin faaliyetlerinin hukuka uygunluğunun, yürütme organından bağımsız, iyi yetişmiş ve yaptığı işin ve bağımsızlığının bilincinde olan yargıçlarca denetlenmesi, kuşkusuz, bireyin hak ve özgürlükleri yönünden en büyük güvencedir. Hak ve özgürlüklerin ihlalinden sonra işleyebilen bu güvence, güvencelerin en önemlisidir; ancak, yeterli değildir.
6110 sayılı Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un gerekçesinde de söylenildiği üzere, Danıştayın iş yükünde 2005 yılından itibaren, geçmiş yıllarda hiç görülmeyen oran ve sayıda artış olmuştur. Kuşkusuz, bu artışın nedeni, idari yargı düzeninin ilk derece yargı yerleri olan idare ve vergi mahkemelerinde açılan dava sayısındaki artıştır.
İlk derece idari yargı yerlerinde açılan dava sayısındaki olağan olmayan bu artış, idarenin, hukuka uygun davranma konusundaki isteksizliğinin ve eğiliminin göstergesidir. Bunun bir nedeni de, çok sık değiştirilen mevzuat ve kadrolaşma eğilimleri yüzünden liyakat esası dışındaki ölçütlerin rol oynadığı atamalardır.
Asıl olan, çeşitli tarihlerde, defalarca söylemiş olduğumuz gibi, hukukun uygulayıcısı olan idareyi, hukuk kalıpları içerisinde kalmaya zorlayacak önlemlerin alınmasıdır.
Bu önlemlerin en başta geleni ise, idarenin karar alma mekanizmasının her aşamasına ilişkin usul kurallarını belirleyen; uyuşmazlık çıkması halinde, dava yolundan önce işleyen etkili alternatif çözüm yolları öngören genel bir idari usul yasasının vakit geçirilmeden uygulamaya konulmasıdır.
Kuşkusuz, açılan dava sayısının mevcut yapının kaldıramayacağı oranda artması, aynı durumla karşılaşan her yargı düzeninde olduğu gibi, idari yargı düzenimizde de, kimi yapısal değişiklikleri gerekli kılar.
Bu değişikliklerin, salt idari yargı düzeninin en üst noktasında daire ve üye sayısının artırılması suretiyle olması ve artırılan bu kadrolara, kıdem esasına gerekli hassasiyet gösterilmeksizin, seçim yapılması, yalnızca, yeni sorunlara yol açan, sistemin bütünlüğünü bozan, verimliliği azaltan geçici bir önlemdir; hatta, önlem bile sayılamaz. Bu konudaki eleştirimin, kişilere değil, sisteme ve uygulamaya yönelik olduğu bilinmelidir.
Kalıcı çözüm ise, 2008 yılından bu yana, Danıştay olarak, çalışmalarını yürütmekte olduğumuz, idari istinaf mahkemelerini de barındıran yeni bir idari yargı sistemidir.
Ancak, belli bir yöntemin izlenmesiyle başarılı olabilecek bu çalışmaların ilk ürünü, maalesef Adalet Bakanlığınca göz ardı edilerek, yasalaştırılmadı. Onun yerine, çalışmalarımızda yeri olmayan, üstelik iyi bir idari yargı sistemi oluşturulmasında büyük bir engel olarak karşımıza çıkacak olan, daire ve üye sayısının artırılması yöntemi tercih edildi.
Bizim de dahil bulunduğumuz uluslar arası kuruluşlara üye devletlerin hiç birinde, gerek daire, gerek üye sayısı bu kadar çok olan bir tane bile örneğe rastlayamamış olmamız da, bu yapılanın, uluslar arası düzeyde kabul gören bir uygulama olmadığını göstermektedir.
Ülkede hukuk ve içtihat birliğinin sağlanması, yargı düzenlerinin tepesine doğru gidildikçe karar organı sayısının azalmasına bağlı olduğu, hukuk fakültelerinin ilk sınıfında, hukuk başlangıcı derslerinde öğretilen önemli bir bilgidir. Hukuk ve içtihat birliği bakımından olması gereken bu iken, yasayla bunun tersinin yapılmış olması, bizi, ister istemez, yapılan değişikliklerin nedenlerini sorgulamaya götürmektedir.
Ne Danıştayın geleneğinde, ne de uygar hukuk sistemlerinde olan, ancak, 6110 sayılı Kanunla getirilen birden çok heyetle çalışma yönteminin uygulanmasında karşılaşılacak sorunlar bir yana; bu uygulamayla 14 olan dava dairesi sayısı, gerçekte, en az 28’e çıkacak olan bir Danıştayın aynı ya da benzer konularda aykırı kararlar vermesi; bu suretle, vatandaşların kanun önünde eşitliğinin sağlaması bakımından olmazsa olmaz olan, hukuk ve içtihat birliğinin bozulması ve yargıya olan güvenin sarsılması kaçınılmaz olacaktır.
Aynı Kanunla, İdari ve Vergi Dava Daireleri Kurullarının yapısı, 2004 yılında yapılan değişiklikten önceki şekline dönüştürülmüştür. Oysa; bu oluşum biçimi o tarihlerde kurulların değişken yapısı yüzünden sabit olmayan üye sayısı ile karar verildiği, tabii hakim ilkesinin ihlal edildiği ileri sürülerek şiddetle eleştirilmiş ve eleştiriler sonunda, her dava dairesinden bir başkan ve üç üyenin katılımıyla ve üye tam sayısı ile toplanan sabit üyeli kurul biçimine geçilmişti.
Şimdi ise, 2004 yılından önceki oluşuma, üstelik sakıncaları daha da ağırlaştırılmış biçimde, geri dönülmüştür. Üye tam sayısı ile toplanılması koşulu bulunmadığından, Kurulların her bir oturumda farklı sayılarla toplanması ve aynı konuda farklı kararlar vermesi, uzak bir olasılık değildir.
Belli bir görüşe ve ulaşılmak istenen hedefe göre idari yargı oluşturma çabası olduğu izlenimi veren bu tür girişimlerden vazgeçilmesi, ülkenin ve adil yargılanmaya ihtiyacı olan herkesin yararınadır.
İyi bir idari yargı sistemi ancak, işin içinde bulunanların fikri ve emek ürünü olabilir. Bunun başarılı örneklerini, mensubu olmaya çaba gösterdiğimiz Avrupa Hukukunda görüyoruz.
Yargıtaydan farklı olarak, Danıştay üyelerinin dörtte biri Cumhurbaşkanı tarafından seçilmektedir. Cumhurbaşkanı, bu üyeleri, hakimlik mesleğinde bulunanlar arasından değil, belli görevlerde belli süre bulunup hizmet yapanlar arasından seçmektedir.
2575 sayılı Danıştay Kanunu’nun 8’inci maddesinde, belli görevlerde en az üç yıl bulunmuş olma koşulu, bu kişilerin o görevlerde, Danıştaya aktarabilecekleri bilgi ve deneyimi kazanmalarını sağlamak amacıyla getirilmişti.
6110 sayılı Kanunla bu üç yıl koşulu kaldırılmış bulunmaktadır. Böylece, Kanunda yazılı görevlere bir gün önce getirilip, ertesi gün Danıştay üyesi olarak seçilmek olanaklı hale geldi. Dolayısıyla, Danıştaya dışarıdan üye seçimi yöntemi de bu gerekçeden yoksun bırakılmış oldu.
Yeni anayasa yapılırken, bu durumun da göz önünde bulundurulması, yargı meslek mensupluğunun kariyer olma özelliğine daha uygundur.
Bu bağlamda belirtmek gerekir ki; Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu Kanununun yasalaşmasından önce, kanun taslağı hakkındaki görüşümüzü yetkili organların bilgi ve değerlendirmelerine sunmuş olmamıza karşın; görüşlerimiz, ne yazık ki, göz ardı edilmiş ve taslak, hemen hemen ilk haliyle yasalaştırılmıştır.
Yüksek yargı mercilerinin gerekçeli görüşlerine, Avrupa Birliği İlerleme Raporları, 1’inci ve 3’üncü İstişari Ziyaret Raporları ile Dokuzuncu Kalkınma Planı Adalet Hizmetleri Raporunda yer verilen eleştirilere karşın; Adalet Bakanının ve Müsteşarının Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulundaki varlığı sürdürülmüş, hatta, yetkileri, önceki yasaya nazaran artırılarak, Kurul içinde ayrıcalıklı bir konuma getirilmiştir.
Kurul üyeliğine yüksek yargı organı üyeliğinden seçilenlerin bu sıfatla sahip oldukları güvenceler kaldırılmış, Kurul üyelerinin soruşturma ve kovuşturmaya tabi tutulmaları konusunda Adalet Bakanına geniş yetki tanınarak, yürütme erkinin temsilcisi olan Bakan karşısında, üyeler siyasal etkilere maruz kalma olasılığı ile karşı karşıya bırakılmıştır.
Adalet Bakanlığı Müsteşarının hangi dairede görev yapacağının, olağanın dışında, kanunla belirlenmesi, Kurulun demokratikleştirilmesi amacına uygun düşmemiştir.
Anayasanın, meslekten çıkarma cezasına ilişkin olanlar dışındaki Kurul kararlarına karşı yargı yolunu kapatan hükmü de, başkalarına adalet dağıtan yargıç ve savcıların kendileri için adalet arama hakkından yoksun kalmaları sonucunu yaratmaktadır.
Hukuk devleti anlayışıyla bağdaşmadığını düşündüğümüz bu engelin, yeni anayasa çalışmaları sırasında göz önünde bulundurulmasında yarar görüyoruz.
Son zamanlarda, hukuk devletinin bir kanun devleti olduğu; kanunların istenildiği gibi oluşturulması durumunda, hukuk devletinin de gerçekleşeceği gibi çok yanlış bir kanaatin yaygınlaştığını görmekteyiz.
Oysa; hukuk, kanun demek olmadığı gibi; hukuk devleti de, kanun devleti demek değildir. Dahası, hukukun kanuna uygun olması zorunluluğu bulunmamasına karşın; hukuk devletinde, kanunların hukuka uygun olması olmazsa olmaz koşuldur.
Kamu vicdanında derin yaralar açan, adalet duygusunu zedeleyen, adaletsizliğin yaygın olduğu izlenimini veren uygulamaların dayanağı olan yasalar, Anayasada öngörülen usul ve biçim kurallarına uygun olarak yürürlüğe konulmuş bulunsalar dahi, hukuka uygun sayılamazlar.
Bu tür yasalar, hukukun değil, Parlamentoda çoğunluğu oluşturan siyasi görüşün yansıması olduklarından; adaleti gerçekleştiremezler, kalıcı da olamazlar. İlk fırsatta değiştirilmeleri kaçınılmaz olur.
Spinoza, Siyaset Üzerine Seçmeler isimli yapıtında; Ayakta kalabilen devlet, tüm yönleriyle tamamlandıktan sonra artık yasaları bozulmayan devlettir. Çünkü yasalar, devletin ruhudur. Onlar varlıklarını korudukları ölçüde zorunlu olarak devlet de ayakta kalır.”
Bin yıllık tarihinde, Anadolu’nun geçmişindeki devlet kültüründen de beslenen Türkiye Cumhuriyeti, her yönüyle tamamlanmış bir devlettir. Devletin ayakta kalabilmesi, ruhunu oluşturan yasaların varlıklarını korumalarına; toplumun gelişmesinin gerekli kıldığı değişikliklerin de hukuka uygun yapılmasına bağlıdır.
Hukuk devleti olmanın bir koşulu da, vatandaşların hukuki güvenliklerinin sağlanmasıdır. Bu ise, ancak yasaların öngörülebilir ve erişilebilir olması, başlığı dahil her yönüyle hangi konuda düzenleme getirdiğinin anlaşılabilir olmasıyla mümkündür.
Oysa; 6111 sayılı Kanunda olduğu gibi toplam 144 kanunda değişiklikler yapan yasalar, bu özellikten yoksundur ve hukuki güvenliği tehlikeye düşürmektedirler. Bu uygulamadan vazgeçilmesi, Ülke yararınadır.
Hukuk devletinin başlıca özelliği, hem öğreti, hem de uygulamaya göre, bireysel hak ve özgürlüklere saygılı ve onları koruyucu mekanizmalara sahip devlet olmasıdır.
Türkiye Cumhuriyeti, insan hak ve özgürlüklerini anayasasında güvence altına almakla yetinmemiş; ayrıca, Anayasanın 90’ıncı maddesinin son fıkrasında, uluslar arası temel insan hak ve özgürlükleri ile ilgili sözleşmelerin hükümlerini iç hukuka geçirerek, bu hak ve özgürlüklere ne denli önem verdiğini göstermiştir.
Durum böyle iken; ailevi ve özel hayatın, haberleşmenin gizliliği ilkelerinin açık ihlali niteliğinde olan ve yaygınlaşan telefon ve ortam dinlemelerini ve bunlara karşı yeterli herhangi bir önlem alınmamasını anlayabilmiş değiliz. Aynı şekilde, masumiyet karinesi, kural; tutuklama, istisna iken, gerekçesiz tutuklama kararlarını da, Devletimizin, anayasal ve yasal düzenlemelerinde, insan hak ve özgürlüklerine vermiş olduğu önemle bağdaştıramamaktayız.
İdare, siyasi organın programını uygulayan ve kamu hizmeti gören Devlet organıdır. Bu hizmetin sağlıklı yürütülebilmesi için, olağanüstü güç ve yetkilerle donatılmıştır.
Her olağanüstü güç gibi, idarenin sahibi olduğu gücün de denetlenmesi, kullanılışının hukuk kurallarına uygunluğunun sağlanması, bu güç karşısında zayıf durumda bulunan bireyin hak ve özgürlüklerinin korunması için zorunludur.
Bu denetimi sağlayacak çeşitli yöntemlerin en etkilisinin ve hukuk devleti bakımından olmazsa olmazının yargı denetimi olduğu da, tüm modern hukuk sistemlerinde ortak kabul gören bir olgudur.
Bununla birlikte; bu denetimin, idarenin işleyişini ve kamu hizmetinin yürütülmesini aksatmaması da, her şeyden önce, bu hizmetlerin yararlananları olan bireylerin menfaatinedir. Bu yüzden; bu denetimin, idarenin işleyişini, kamu hizmetinin gereklerini ve ihtiyaçlarını iyi bilen, onu tanıyan uzman yargıçlarca yapılması gereklidir. İşte; çağdaş ülkelerde uygulanan idari yargı sistemi, bu gereklilikten doğmuştur.
İdarenin tüm eylem ve işlemlerinin hukuka uygunluğunun yargısal denetiminin İdari Yargı Düzeninin görev alanında olması halinde, bu gerekliliğin tam anlamıyla yerine getirildiği söylenebilir.
Oysa; son zamanlarda, idarenin kimi faaliyetlerinden doğan uyuşmazlıkların, idari yargının görev alanından çıkarılarak, başka yargı düzenlerinin görev alanına verildiğini tanık oluyoruz.
Örneğin; 1 Ekim 2011 tarihinde yürürlüğe girecek olan 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu, ölüm veya vücut bütünlüğünün yitirilmesinden doğan zararların tazmini isteklerini konu edinen davalarda görevi düzenleyen 3’üncü maddesinde, her türlü idari eylem ve işlemler ile idarenin sorumlu olduğu diğer sebeplerin yol açtığı bu tür zararların tazminine ilişkin davalara asliye hukuk mahkemelerince bakılacağı öngörülmektedir.
Bu tür davalar, idarenin faaliyetlerinden ve kamu hizmetinin örgütlenmesinden veya yürütülmesinden kaynaklanan zararların tazmini isteklerini konu edindiklerinden, kamu idaresinin sorumluluğunun; bundan önce de, idarenin faaliyetlerinin hukuk içerisinde kalıp kalmadığının; hizmetin örgütlenmesinde ve yürütülmesinde bir noksanlığın bulunup bulunmadığının tartışılmasını gerektirmektedirler.
İdarenin kamu hukuku alanındaki sorumluluğu diyebileceğimiz, bu sorumluluğun, Fransız Uyuşmazlık Mahkemesinin 8 Şubat 1873 günlü ünlü Blanco Kararında da vurgulandığı üzere, hizmetin gereklerine ve özel kişilerin haklarıyla Devletin haklarını uzlaştırmak ihtiyacına göre değişen özel kuralları vardır.
Borçlar Kanununun özel hukuk kişileri arasındaki ilişkileri düzenleyen kurallarından farklı olan bu kuralların adli yargı yerlerince uygulanması, İdari Yargının varlık nedenine ve Anayasamızda bu nedene uygun olarak yer alan yargı ayrılığı ilkesine aykırıdır ve İdari Yargının yetki alanına müdahale niteliği taşımaktadır.
Bu nedenle Anayasal Hukuk düzenimize uygun düşmeyen düzenlemenin, idarenin aynı eyleminden veya işleminden doğan cismani zararlarla maddi zararların tazmini istemini konu edinen davaların, farklı yargı düzenlerinin görevine girmesi; dolayısıyla, gereksiz zaman, emek ve mali kayba neden olması, farklı kararların verilmesine ve usul kargaşasına yol açması gibi, sağlıklı bir hukuk düzeninde, arzu edilmeyen sonuçları yaratması da kaçınılmaz olacaktır.
İdari yargı sisteminin var olduğu bir hukuk düzeninde, Devlet organları arasındaki uyum ve dayanışma ilke ve kurallarına aykırı olarak, idarenin işlem ve eylemlerinin hukuka uygunluğunun denetiminde 143 yıllık deneyim ve birikimi olan bu yargı düzeninin görüşü alınmaksızın, kimi idari uyuşmazlıkların adli yargı yerlerinin görevine bırakılmasını haklı gösterecek, bu uyuşmazlıkları idari yargının denetiminden kaçırmak gibi özel niyetler dışında, herhangi bir hukuki gerekçesi olamaz.
Bu yüzden, bu tür yanlışlıkların bir an önce düzeltilmesinde, her şeyden önce, kamunun yararı bulunmaktadır.
Hukuk devleti, insan hak ve özgürlüklerinin; idarenin yargısal denetimi de, hukuk devletinin güvencesidir.
Bu güvencenin işlevsel olabilmesi ise, son aşamada hukuki gerçekliğin ifadesi haline gelen yargı kararlarına herkesin ve öncelikle, Devleti yönetenlerin ve siyasilerin saygı göstermesine bağlıdır.
Yargı, hatalardan bağışık değildir. Ancak; bu hataları düzeltecek ya da en aza indirecek mekanizmalara da kendi içinde sahiptir. Yargının yapacağı hataları düzeltme yeri, Devletin ilgili yargı dışındaki organları değildir; bu mekanizmalardır. Devletin diğer organlarına ise, Anayasanın 138’inci maddesinin emrettiği gibi davranmak düşer.
Yargı denetiminin hukuk devletinin dolayısıyla da insan hak ve özgürlüklerinin güvencesi olabilmesinin diğer bir koşulu da, bu denetimin, “fikren ve vicdanen” özgür; herhangi bir kişi, kurum ve merciin talimat, telkin ve önerilerine kapalı; hiç kimseye, kuruma ya da mercie minnet veya vefa duygusuyla bağlı olmayan yargıçlarca yapılmasıdır.
Aksi halde o yargıcın verdiği kararın tarafsızlığından asla emin olunamaz ve o yargıç, kesinlikle, hukuk devletinin ve bireylerin hak ve özgürlüklerinin güvencesi olamaz.
Bu nedenle üstün niteliklere sahip yargıçların yetiştirilmeleri için gereken yapılmalıdır. Bunun için de, öncelikle, tüm yargıçların adaylığa alınmalarında, stajlarında, mesleğe kabullerinde, meslekte ilerlemelerinde, mali ve sosyal haklardan yararlanmalarında, Uluslararası Hukukun da gereği olarak, işlem ve eylemlerini denetleyecekleri Yürütme Organının bir birimi olan Adalet Bakanlığının ve Adalet Bakanı ile onun bürokratlarının vesayetinden kurtarılmaları zorunludur.
“Hukuk Vasıtasıyla Demokrasi Venedik Komisyonu”nun raporlarında, yargı bağımsızlığının olmazsa olmaz ölçütü olarak kabul edilen yargıç bağımsızlığı sağlanmadıkça, söylemlerde ne denirse denilsin, gerçek bir yargı bağımsızlığından söz edilmesi asla mümkün olamayacağı gibi, insan hak ve özgürlüklerinin yargı eliyle ihlalleri de kaçınılmaz olacaktır.
Adalet mülkün temelidir. Temeli yeterince sağlam olmayan binanın sağlam olmasını beklemek boşunadır. Temelin sağlamlığı ise, kullanılan malzemenin ve bu malzemeyi bir arada tutacak birleştiricinin kalitesine bağlıdır.
Adalet hizmetinde bu birleştirici, hizmet içi adalettir. Hizmet içi adalete sahip olmayan bir yargı sisteminin, ihtiyacı olanlara adalet dağıtabilmesi ve mülkün sağlam temeli olabilmesi mümkün değildir.
Hizmet içi adalet, ancak, yükselme ve belli görevlere atanmada, liyakat ve kıdem ölçütlerine uyulmasına, eş değer görevlerde bulunanlar arasında maaş, yetki ve diğer haklar yönünden eşitsizlik yaratılmamasına bağlıdır.
Yargıtay ve Danıştay Kanunlarında son yapılan değişikliklerin olumsuzlukları ortada iken; 3 Nisan 2011 gün ve 27894 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan, 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluş ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanunda ilerde değineceğim diğer sakıncalar yanında Anayasa Mahkemesi Başkan, başkanvekili, üye ve geçici raportörleriyle Yargıtay ve Danıştay başkan, başsavcı, başkanvekili, daire başkanı, üye, savcı ve tetkik hakimleri ve adli ve idari yargıda görev yapan yargıçlar arasında özlük hakları, maaş ve sağlık hizmetlerinden yararlanma bakımlarından çok büyük farklılık yaratılması, adaletin kendi içerisinde olmadığının tipik örneğidir.
Bu durumun, mülkün temellerindeki çok ciddi bir sağlıksızlık işareti olarak değerlendirilmesinin ve en kısa sürede, düzeltilmesinin gerekli olduğu inancındayım.
Kamuoyunda yeterince tartışılmayan ve tarafımızdan bildirilen çekinceler sebebiyle 2004 ve 2007 yıllarında gündeme dahi alınmayan anayasal şikayet müessesesi, bilindiği gibi, 2009 yılında birdenbire gündeme getirilerek, “bireysel başvuru” adı altında,Anayasa hükmü olarak kabul edildi. Bu müessese, 6216 sayılı Kanunun, 23.9.2012 gününde yürürlüğe girecek olan, 45 ila 51’inci maddelerinde de, aynı başlıkaltında düzenlendi.
Anayasamızın, Anayasa Mahkemesinin görev ve yetkilerini düzenleyen 148’inci maddesine 5982 sayılı Kanunun 18’inci maddesiyle eklenen dördüncü fıkrada, açıkça, bireysel başvuruda kanun yolunda gözetilmesi gereken hususlarda inceleme yapılamayacağı söylenmiş; bu düzenleme, 6216 sayılı Kanunun 49’uncu maddesinde yinelenmiştir.
İdari Yargı Düzeninde kanun yollarında gözetilmesi gereken hususlar, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanununun 49, 53 ve 54’üncü maddelerinde gösterilmiştir. Örneğin; anılan 49’uncu maddenin 1’inci fıkrasında, temyiz başvuruları dolayısıyla incelenecek hususlar; görev ve yetki dışında işe bakılmış olması, hukuka aykırı karar verilmiş bulunması ve usul hükümlerine uyulmamış olunması olarak sayılmıştır.
Anayasa hükümleri iç hukukumuzda en temel metinler; insan hakları uluslar arası sözleşmeleri de, iç hukukumuzun bir parçası olduklarına göre; yargı kararlarının bu metinlerde sözü edilen hak ve özgürlüklerin ihlali ile verilip verilmedikleri yolunda yapılacak incelenmenin, nasıl olup da, 49’uncu maddede bozma nedeni olarak gösterilen, hukuka veya usul hükümlerine aykırı karar verilmesi yönünden yapılan inceleme sayılamayacağının, doğrusu, anlaşılması oldukça zor görünmektedir.
Sorun yaratacak başka bir husus da, 6216 sayılı Kanununun 50’inci maddesinin ikinci fıkrasında, tespit edilen ihlalin mahkeme kararından kaynaklanması halinde, ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapmak üzere dosyanın ilgili mahkemeye gönderileceği yolunda yer alan hükümdür.
Usul hukukuyla ilgili herkesin bildiği ve bilmesi gerekli bir kural vardır. O da; bir davada verilen karar ortadan kaldırılmadıkça, o dava ile ilgili yargılamanın yeniden yapılamayacağı ve ilk derece yargı yerleri için yargılamanın yenilenmesi; itiraz ve temyiz mercileri için de, kararın düzeltilmesi sebeplerinden birinin bulunması hali dışında, kararın, kararı veren yargı yerince ortadan kaldırılamayacağıdır.
Ne Anayasada, ne de 6216 sayılı Kanunda, ihlalin varlığını saptayan Anayasa Mahkemesi kararının, ihlal içeren yargı kararını bozma ya da iptal suretiyle veya kendiliğinden hukuk düzeninden kaldıracağı yolunda bir düzenleme mevcuttur. Esasen; böyle bir düzenleme, Anayasa Mahkemesini diğer yargı düzenlerinin temyiz mercii haline getireceğinden, Anayasaya uygun olarak yapılamazdı.
İhlal kararlarının ilk Pderece yargı yerlerinin kararları için yargılamanın yenilenmesi sebebi olarak kabulü, kuşkusuz, düşünülebilir. Ancak; bu konuda, Anayasada ve 6216 sayılı Kanunda, İdari Yargılama Usulü Kanununun 53’üncü maddesine 4928 sayılı Kanunun 6’ncı maddesiyle eklenen “ı” bendine benzer bir düzenleme olmadığı gibi; bu bent hükmüne göre, yalnızca İnsan Hakları Avrupa Mahkemesinin kararlarının yargılamanın yenilenmesi sebebi oluşturması karşısında, Anayasa Mahkemesinin ihlal kararının da aynı etkiyi yaratması mümkün değildir.
Öte yandan; bireysel başvuruda bulunabilmenin ön koşulu, tüm iç hukuk yollarının tüketilmesi olduğundan; bu başvurudan önce gidilmesi zorunlu olan ve Hukuk Sistemimizde ancak bir kez kullanılabilme olanağı bulunan kararın düzeltilmesi yolunun da işletilmesi mümkün değildir.
İhlalin temyiz yargılaması sırasında doğmuş bulunması halinde, 50’nci maddenin uygulanabilir olması ancak Anayasa Mahkemesinin ihlal içeren temyiz kararını hukuk düzeninden kaldırdığının kabulüyle olanaklıdır ki; böyle bir durumun, yüksek yargı yerleri arasında astlık üstlük ilişkisi öngörmeyen Anayasaya açık aykırılık oluşturacağını söylemeye gerek yoktur.
Kaldı ki; böyle bir hukuki sonucun, İdari Yargılama Usulü Kanununun 49’uncu maddesinde sayılan temyiz sebepleri yönünden inceleme yapılmaksızın yaratılması olanaksızdır. Temyiz incelemesi anlamına gelmesi kaçınılmaz olan bu tür incelemenin Anayasa Mahkemesince yapılması ise, Anayasanın bireysel başvuru dolayısıyla kanun yolunda gözetilmesi gerekli hususların incelenemeyeceği yolundaki kuralına aykırıdır.6216 sayılı Kanunun 49’uncu maddesinin altıncı fıkrasına, “Bölümlerce kanun yolunda gözetilmesi gereken hususlarda inceleme yapılamaz.” cümlesinin eklenmesi de, bu aykırılığı giderebilecek nitelikte değildir.
Yargı ve hukuk düzenini ilgilendiren kanunlarda yapılan değişikliklerle ilgili olarak görüşümüz sorulduğunda, doğru bildiklerimizi söyledik. Ancak çoğu zaman söz konusu değişiklikler hakkında düşüncemiz istenilmedi. Ancak, biz, hukukun gereği olan görevlerimizi eksiksiz olarak yerine getirmeye ve doğru bildiklerimizi söylemeye, her şeye karşın, devam edeceğiz. Zira; bizler, birer yargıcız. Yargıç, görev bilinci içerisinde doğru bildiklerini, doğru zamanlarda ve doğru ortamlarda, yüreklilikle söyleyebilen kişidir.
41 yılı İdari Yargı’da geçen toplam 44 yıllık kamu hizmeti hayatım, kısa bir süre sonra, emeklilik statüsüne geçmekle sona ermiş olacaktır. Tüm kamu hizmetim süresince, tek çabam, diğer meslektaşlarım gibi, hukukun üstünlüğünün ve hukuk devleti idealinin gerçekleşmesine hizmet etmek ve bu uğurda gerekeni yapmak olmuştur. Bizlerden sonra geleceklerin de, bu kutsal hizmet bayrağını, yargıçlık onuruyla ve onun olmazsa olmazı olan, özgür aklın yürekliliğiyle taşıyacaklarına olan inanç ve güvenim tamdır.
Danıştay Başkanı olarak, bu son 10 Mayıs konuşmamı, tüm İdari Yargı Camiasının “Danıştay ve İdari Yargı Günü”nü, en iyi dileklerimle, kutlayarak bitirmek istiyorum. Hepinize saygılarımı sunuyorum.



www.kamudanhaberler.com

ÇOK OKUNANLAR

KAMU PERSONELİ SINAV İLANLARI

YAZARLAR

ANKET