Öncekiler Sonrakiler

EĞİTİM BİR SEN KONCUK'U TOPA TUTTU

Meşhur bir söz vardır. Başarının yüzde doksan dokuzu alınterine, yüzde biri ise ilhama dayanır. Bu anlayışla, gece-gündüz çalışarak, her üyemize her kamu görevlisine ulaşarak iki ay gibi kısa bir sürede 18 bin üye yapan sendikamıza; kaybetmeye mahkum olanlarca yapılmak istenen saldırının nedenini anlamak zor değil.

12 Şubat 2011 Cumartesi 09:21
Eğitim Bir Sen Koncuk'u Topa Tuttu

Saldırının faili, saldıranın niyeti belli. Kendisinden daha büyük olana, yetkiyi elinden almış olana saldır ki; güçsüzlüğün, yetkiyi kaybetmişliğin ortaya çıkmasın. Saldırının Konfederasyon Genel Başkanlığını zihninde putlaştırmış bir sendika genel başkanından gelmiş olması oldukça manidar.

Yetkiyi kaybetmiş olan bu zevatın en büyük aymazlığı ise, saldırı aracı olarak yabancısı olduğu ahlak ve fazilet gibi kavramları kullanmasıdır.  Ahlaki değerlerimizi de, mayamızı bozacak olan da bu zihniyettir. Bu anlayıştır. 

Biliyoruz, bu yaştan sonra terbiye etme şansımız yok. Ancak, “edep ya Hu” demekten de kendimizi alamıyoruz.

Üyelerinden aldıkları aidatları, milleti tokatlamaya hevesli darbe tutkunlarını misafir etmek, milletin taleplerini ve toplu sözleşme hakkını içeren Anayasa değişikliğine hayır demek için harcayanlara söylenecek söz bulmak zor. Ancak, aidatları darbecilerin emirleri doğrultusunda harcamaktansa içinde toplu sözleşme hakkı, uyarma ve kınama cezalarına karşı dava açma hakkı içeren Anayasa değişikliğini desteklemek ve milletin desteğini istemek için harcamayı onur ve görev sayıyoruz.

Başörtüsü yasağına savaş açan, başörtülülere hakaret eden garabet kararı nedeniyle Danıştay’ı kendi binası önünde protesto eden, 12 yaşından önce Kuran eğitiminin yasaklanmasını her zaman ve zeminde eleştiren, İHL ve Meslek Lisesi mezunlarına yönelik katsayı zulmüne karşı dava açan, Ortak Akıl, Filistin ve Doğu Türkistan mitingleri düzenleyen, ALES Kılavuzuyla ilgili Danıştay kararına karşı sesini yükselten bir sendikanın yöneticilerinin ve üyelerinin hangi inancın mensupları olduğu, hangi davanın peşinde koştukları ortadadır. Asıl tereddüt oluşturan, bütün bu zulümler karşısında sessiz kalmayı yeğleyen, başörtüsüyle ilgili Danıştay kararının “iktidar partisinin ekmeğine yağ sürdüğünü” iddia ederken başörtüsü yasağıyla zulmedilen kızlarımız hakkında tek cümle kurmayanların hangi inancın mensubu olduklarıdır. Milletimiz, bu tavrı gösterenlerin kendi inancından mı, Putperest mi yoksa Şaman mı olduğuna mutlaka karar verecektir.

Yetkili olmadığı halde maaş promosyonlarının tamamının öğretmenlere verilmesini sağlayan, Uluslararası Eğitim Felsefesi Kongresiyle yeni ufuklar arayan, Eğitim Çalışanları Sorunları ve Çözüm Önerileri Şurası düzenleyen, Milli Eğitim Şurası’na damgasını vurarak başta kademeli temel eğitim ve “Milli Güvenlik” dersinin öğretmenlerce verilmesi, sözleşmeli öğretmenliğe son verilerek bütün öğretmenlerin kadroya geçirilmesi olmak üzere eğitim sisteminin milletin ve eğitim çalışanlarının beklentileri doğrultusunda yeniden dizayn edilmesine imkan verecek bir çok kararın çıkmasını sağlayan yetkinin yeni sahibi sendikayı sendikal mücadele yapmamakla suçlamaya kalkışmak, ancak sendikanın ve sendikal mücadelenin ne olduğunu bilmeyenlerin düşeceği bir gaflettir. Ülkenin ve milletin menfaatini korumayı ETÖ’ye ev sahipliği yapmak olarak gören bu zavallılara merhamet etmek isterdik. Ancak, milletin başına melanet olanlara merhamet etmenin bize kul hakkı yüklemesinden korkarız.

Asıl maharetleri, başarısızlıklarını itiraf etmek yerine başarılı olana iftira etmek olan bu zevat, sendikalarını birilerinin tetikçisi haline getirmekle kalmadı, sendikal mücadeleyi de, sahiplerinden gelen emirler çerçevesinde ahkam kesmek olarak gördü. Yetkili oldukları beş yıllık dönemde neyin mücadelesini verdiler? Biz söyleyelim; İLKSAN’ı soymanın, ETÖ ile birlikte darbe şakşakçılığı yapmanın, içinde toplu sözleşme hakkı olan Anayasa değişikliğine hayır demenin, kameralar karşısında kükrerken toplu görüşme masasında kamu işveren kurulundan aman dilemenin mücadelesini verdiler. Bizim zafiyet, onlarınsa meziyet olarak gördükleri bu mücadeleleri, onları sadece “malum sendika” olarak değil “mahkum sendika” olarak isimlendirmemizi gerektiriyor. Biz ne yapalım… Kaybetmeye mahkumlar…

Eğitim çalışanların fişini çektiği mahkum sendika, hukuksuz fişlemelerle kendisine üye kaydetmeyi erdem kabul edecek kadar erdemden bihaber duruma da düşmüştür. Bu milletin Peygamber Ocağı diye nitelendirdiği Silahlı Kuvvetlerin armasının arkasına sığınarak sendikacılık yapmak gibi bir kara mizahı da mizah dünyasına hediye ettiler. Millete ait bu armanın altına yalan beyanlar ekleyerek kamu görevlilerini korkutma ve buradan da nemalanma yoluna başvurmuşlardır. Ancak, kamu görevlileri bu yalan beyanlara itibar etmemiş, sendikamızı adım adım yetkiye taşımıştır.

“Form uygun değil, istifanız kabul olmadı” diyerek geliştirdikleri kırtasiye hileleriyle sendikalarından istifaları engellemeye çalışanların, sendikamıza iftiralarla yaptıkları saldırıdan istifade etmeye çalışmaları çok şaşırtıcı olmadı. Üyesinin iradesine saygı göstermekte bu kadar zorlananlardan, başarılarımıza saygı göstermelerini hiç beklemedik. Ama bu kadar saygısız olabileceklerini de düşünememiştik.

Aynı zevatın, Nijerya’nın ve Venezuealla’nın dahi “bize de ev yapın” diyerek ülkelerine davet ettiği TOKİ gibi saygın bir devlet kurumuyla işbirliği yaparak üyelerini konut sahibi yapan sendikamızı takdir edecek kadar erdemli olmadıklarını biliyorduk. Eğitim çalışanlarının hakları için toplu pazarlık yapmayı beceremediği için sürekli irtifa kaybeden iftira tutkunu bu zevatın, Konfederasyonlarına mülk edinmek adına özel bir şirketle imzaladıkları sözleşme gereği şirkete ait tatil sitesinden üyelerine devre mülk satmayı becerip beceremeyeceğini merak ediyoruz. Geçmişlerine baktığımızda satma işlerini iyi becerdikleri ortada. “İş güvencesinin tartışılması” önerisi içeren toplu görüşme tutanağına imza atarak kamu görevlilerini satmaya yeltenmişlerdi de biz engellemiştik. Kendi koltuk hırsı için eski genel başkanını satmalarını ise engelleme imkanımız yoktu ne yazık ki “Evet” demeleri gerektiğini bildikleri halde bahçelerinin devletli sahibinden gelen talimatla “Hayır” demek zorunda kalanlardan, milletin beklenti ve talepleri doğrultusunda hazırlanan Anayasa değişikliğine neye ve niçin “EVET” diyeceğini bilerek “EVET” demekten ve milletimizden de “EVET” demesini istemekten kaçınmama ferasetinin anlamını kavrayamazlar. Çünkü onlar, bir daha ayrılamayacakları şekilde vesayet baronlarının ellerini kavramakla meşguller. 

Toplu görüşmeye razı olan, Uzlaştırma Kurulu kararları bağlayıcı olsun yeter diyen sendika görünümlü bu vesayetçi güruhun, sendikal mücadele diyerek yutturmaya çalıştıkları eylem ve söylemlerin ne anlama geldiğini hem biz hem kamu görevlileri hem de millet çok iyi biliyor. Ölümü kötüleyerek sıtmaya razı etme çabalarını, önce ülkeyi kaosa sürükleyip sonra kurtarıcılığa soyunma planlarını, kendilerini milletten göstermek için taktıkları takkenin düşmesiyle ortaya çıkan kellerini tek tek anlatmaya gerek görmüyoruz. Milleti on yılda bir tokatlamayı marifet sayan, her darbede milletin malı olan devletin kasasını biraz daha soyan darbecilerin soy kütüğüne dahil olmayı zafer olarak görenlerin, her geçen gün iştirakçisi daha da artan, artacak olan soylu mücadeleyi anlamalarını da beklemiyoruz.

Milletten “12 Eylül darbesinin en büyük mağduru biziz” diyerek merhamet dilenen de, 12 Eylül referandumunda Kenan Paşa’nın arkasında saf saf dizilen de bunlar. Darbe liderinin arkasında saf saf dizilmekten onur duyanlar, ülkenin en eğitimli, en okumuş, en aydın kesimini oluşturan eğitim çalışanlarını da “kandırılmaya müsait” bir topluluk olarak gördüklerini de itiraf ediyorlar. Ataların dediği gibi, “Dil, kalptekini söyler.” Eğitimcileri kandıracaklarını sanan, genel merkezlerini darbecilerin üssü yapan sivil toplum örgütü görünümlü Silivri toplum örgütüne sormak lazım; milli ve manevi değerleri benimsedikleri için darbeciler tarafından cezaevlerine alınan insanlarımızın çektiği zulümleri, yaşadıkları işkenceleri iyi bildiğiniz için mi darbecilerin ve kararlarının yargılanmasına imkan sağlayan Anayasa değişikliğine referandum da hayır dediniz. 

Bozuk saat bile günde iki kez doğruyu gösterirken, gözünde büyüttüğü, gönlünde putlaştırdığı konfederasyon genel başkanlığını elde etmenin, iki ayda 18 bin üye kaydederek yetkiyi elde etmiş sendikamıza sövmekten geçtiğine inanan bu şahsın ya da doğru ifadeyle şanssızın, doğru tek bir davranışı yok. Bozuk saatle yarışmak ister mi bilmiyoruz ama 160 bin eğitim çalışanına her geçen gün yenilerinin katıldığı sendikamızla kapışmak gibi bir hataya düşecek kadar aklı evvel olacağını da sanmıyoruz. 

Yetkiyi elinde tutmaya yetmeyen aklıyla sendikamıza sataşmaya yeltenen zevatın yazısındaki tek doğru kelam, “En kötü demokrasi, en iyi darbe rejiminden daha iyidir.” sözü hele bu sözü tamamlamak için ettiği dua daha da bir anlamlı. “Nerede bir darbe yanlısı varsa ALLAH kahrı gazap eylesin” Bu duayı ne zamandan beri ettiğini bilmiyoruz ama duasının kabul olduğuna inanıyoruz. Baksanıza malum zevatın genel başkanlığı yaptığı sendika yetkiyi kaybetti. Her şey aklımıza gelirdi de, malum zevatın sendikamızın yetkili olması için dua edeceği aklımıza gelmezdi.

Sözümüz çok olsa da bu tür zevatlar için harcayacak zamanımız yok. Hasılı, sendikamızın başarısına imrenen bu zevatın zihninde putlaştırdığı “Konfederasyon Genel Başkanlığı”na sahip olmak için sendikamızı tahrik etmesine gerek yok, sendikamızı taklit etsin yeter. Tabii sahibinden izin alabilirse ….

ÇOK OKUNANLAR

KAMU PERSONELİ SINAV İLANLARI

YAZARLAR

ANKET