Öncekiler Sonrakiler

ERDEM ÖZGÜR:TÜRKİYE DIŞ POLİTİKADA NEREYE GİDİYOR?

17 Eylül 2009 Perşembe yayınlanan yazımı güncel konular içermesi nedeniyle yeniden yayınlıyorum. Nereden nereye geldiğimizin görünmesi bakımından da önemli saymaktayım.

25 Haziran 2012 Pazartesi 17:03

 TÜRKİYE DIŞ POLİTİKADA NEREYE GİDİYOR?

17 Eylül 2009 Perşembe

Müttefik ve düşman ikilemine, soğuk savaş döneminde sıkışmış Türk dış politikası, AKP döneminde kimilerine göre kendi dinamizmiyle “Osmanlı” , kimilerine göre ise “ABD” güdümünde yeni bir açılım içerisinde.

Koalisyon hükümetleri döneminde güç kaybına uğrayan dış politika, AKP döneminde önemli bir mesafa kaydetti.  Şüphesiz bunda Cumhurbaşkanı GÜL ve Dışişleri Bakanı DAVUTOĞLU"nun etkisi çok büyük.

DAVUTOĞLU"nun teorisyen bakış açısı ile GÜL"ün tecrübe ve pratiği Türkiye"nin dış politikasını belirliyor. Başbakan ERDOĞAN ise bu ikiliye dış politikayı teslim etmiş görünüyor. Türkiye 6 yıldır yeniden şekillenen bir dış politikaya sahip.

Adriyatik"ten Çin Seddi"ne Seddi"ne Vizyonundan Stratejik Derinliğe

Osmanlının parçalanmışlığı sonrası yegane mirası üzerine kurulan Cumhuriyet, Atatürk önderliğinde ulus devlet yapısını oluşturabilmek için dışpolitikada, “Yurtta Sulh Cihanda Sulh” ilkesiyle hareket etti. Cumhuriyetin kuruluşundan 1955"lere kadar Türk dışpolitikası, ikili ve çok taraflı pakt ve ittifaklarla sınır/bölge güvenliğini sağlamaya çalıştı. Bu tarihten itibaren, Sovyetlerin yayılmacı artan politikası karşısında, Türkiye Batıya yaklaştı. 1960"larla başlayan 1965"te iyice gün yüzüne çıkan ve 1974"te Barış Harekâtı ile askeri müdahale etmek zorunda kalınan Kıbrıs, Türkiye"nin 1980 ortalarına kadar dışpolitikasının neredeyse yegâne sorunu olmuştur. 12 Eylül Müdahalesi sonrası 1983"te başlayan ÖZAL"lı yıllarda, Sovyetler"in parçalanmasıyla bağımsızlığını kazanan Türki Cumhuriyetler, Türk  dışpolitikasının ilgi alanını oluşturdu.                 

ÖZAL Adriyatik" ten Çin Seddi"ne kadar bir coğrafyada Türk dünyasının birliğini savundu, 21. Yüzyılın Türk asrı olması için var gücüyle çalıştı. ÖZAL dış politikada reel olarak, Türkiye"yi barış ve istikrar içinde büyüyen, bu barış ve istikrarı komşularıyla ekonomik bağımlılıklar oluşturarak refaha ulaştıran ve böylece bölgede güvenliği hâkim kılan bir anlayışla yürütürken, akrabalık ve tarihi referansları da iyi değerlendirdi. O Türkiye"nin dışa açılarak aktif bir dış politika izlemesini arzu ediyor, bunun için fırsat buldukça yurtdışına bizzat kendisi gidiyordu. İlişkileri sadece devlet seviyesinde kalmıyor, halka inmesini de biliyordu. Seyahatler yazılı ve görsel Ülke içine taşınarak vatandaşın moral değerleri yükseltiliyordu. Bütün bunların 12 Eylül sonrası yapılması, elbette ki kolay olduğu söylenemez.

Adriyatik" ten Çin Seddi"ne dış politikası, sadece Türk dünyasında değil, ABD ve AB üzerinde de etkili oldu. Türkiye o güne kadar bir türlü sergileyemediği potansiyel gücünün farkına vardı ve bunu ABD ve AB üzerinde  de kullandı. Soğuk savaşta ABD ve NATO tarafından cephe ülkesi olarak görülen Türkiye, artık Doğu ve Batı arasında köprü olan ve insiyatif alabilen, potansiyel güce sahip olan bir Ülke olarak görülmeye başlandı.

 Türkiye 1970 Petrol Kriziye zenginleşen petrol üreticisi Arap Devletleri ile ekonomik işbirliğini arttırmaya çalıştı. Özelikle Libya, Suudi Arabistan gibi bu Ülkelerin müteahhitlik işlerinde önemli bir paya sahip oldu. Diğer taraftan Türkiye, Kıbrıs müdahalesinden sonra Batının uyguladığı ambargo üzerine, o güne kadar mesafeli durduğu Arap Devletlerine ortak tarih ve dine vurgu yapan bir politika geliştirdi. 1991 Körfez Savaşıyla başlayan 2003 Koalisyon (ABD) güçlerinin Irak"ı işgaliyle son bulan süreçte Türkiye etnik ve sınır sorunlarına karşı dış politikası etkili oldu.

DAVUTOĞLU, dış politikayı bir teorisyen olarak, "coğrafi derinlik, tarihi süreklilik, kültürel geçişgenlik ve etkileşim, ekonomik ünitelerle olan irtibatın", tarih ve felsefe ana ekseninde, soğuk savaş sonrası uzlaşmaya dayanan zihni yapı üzerine kurgulamakta. Uzlaşma ülkeler arasında kültürel ve ekonomik dozu yüksek siyasal bir bütünleşme ile gerçeklemelidir. Türkiye bu bakış açısıyla Suriye ve Gürcistan"da önemli bir mesafe aldı.

Verdiği Kadarını Alamayan Bir Türkiye

Uluslararası ilişkiler menfaat ve güç dengesinin oluşturduğu bir arena. Menfaat ve güç dengesinin modern ifadesi: “işbirliktelik” . Ülkeler arasındaki işbirlikleri, ekonomiden, askeri alana kadar çok yelpazeye yayılan çeşitli alanları kapsıyor. BM, NATO, AB gibi çok uluslu kuruluşlar, dış politikanın hukuki alt yapısını oluşturmakta. Türkiye dost ve müttefik olarak bu kuruluşlara daima katkı vermekle birlikte, bu kuruluşlarda menfaatlerinin gerçekleştirilmesi konusunda çokta başarılı olduğu söylenemez. NATO"ya Yunanistan alınırken Türkiye"nin karşılıksız gösterdiği tavır ile Türkiye"nin AB"ye girme konusundaki Yunanistan"ın Kıbrıs"tan kıta sahanlığı, limanlara kadar uzanan müzakere  duruşu arasındaki fark  bu tezimizi desteklemektedir. Yine NATO"da üstlendiği görevlerde aynı safta bulunduğu ABD, İngiltere ağırlığında menfaatleri gerçekleşmemiştir.

Bizde daha düne kadar müttefiklik dostluk (arkadaşlık) olarak algılanmaktaydı. Arkadaş kelimesi Orta Asya"dan geliyor. Atalarımız savaşırken, arkadan gelen düşman askerlerinden korunmak için sırtını bir taşa dayarlarmış. İşte bu taştan yola çıkarak sağlam, zararsız ve karşılıksız, düşmandan koruyan manasında arkadaş kelimesi türemiş. Halbuki müttefiklik bir menfaat birlikteliğini gerektirir. Müttefiklik konusunda Ülke olarak acı tecrübelerimiz var.

İslam Dünyası daha düne kadar Türkiye"nin ABD-İsrail müttefikliğini, Filistin"i gerekçe göstererek Türkiye"yi sürekli eleştirdi. Nitekim DEMİREL"in 1997 yılında İran"da düzenlenen İslam Konferansında İsrail ile sıcak ilişkileri ve Irak politikasından dolayı Türkiye"ye mesafe koymuştu. Ancak şimdi değişimin etkisiyle örgütün başında İHSANOĞLU  gelmiştir. 

Türkiye tezkereyle başlayan süreçte, ABD ve NATO müttefikliğini sorgulamak zorunda bırakıldı. O gün ki Türkiye"nin kırmızı çizgilerini aşan bir istekte bulunan ABD Başkanı BUSH, dış politika da Türkiye"yi cephe Ülkesi konumundan çıkararak, Türkiye"nin isteklerini de göz önüne alması gerektiğini gördü. Hâlbuki Türkiye 19. Paralel uygulamasından dolayı, Kuzey Irak"ta büyüyen PKK terör örgütünden son derece rahatsız olmuş ve Irak sınırında güvenlik arttırıcı önlemler almak durumunda kalmıştı.  Kaldı ki Türkiye"nin Körfez Savaşı zararları tazmin edilmemişti.  BUSH"un  göz ardı ettiği bu gerçekler, “at pazarlığı” olarak değerlendirildi.

ABD"nin Orta Doğuda Türkiyesiz başarılı olamayacağını anlaması, Türkiye"nin de Kuzey Irak"ta terörün ABD"siz çözülemeyeceğini anlaması uzun sürmedi. Neticede Türkiye"nin de menfaatlerini sağlayacak politikalar bir bir uygulanmaya başlandı. ABD diğer taraftan 2012"de Irak"tan çekilirken bırakacağı yönetime Türkiye"nin desteğini sağlamaya çalışıyor.    

Meçhule Açılan Irak

Yahya Kemal"in enfes ifadesiyle “meçhule giden” bir gemi gibi Irak. Orta Doğu"da Körfez Savaşıyla,  askeri egemenliğini sağlayan ABD, Irak İşgaliyle planının da bir adım daha ilerledi. Devletleştirilen petrol yatakları, ABD merkezli uluslar arası şirketlere  devredildikten sonra, geriye petrol ve doğalgaz arz güvenliği kalmakta. 

Irak işgalden sonra zayıflatılmış merkezi hükümet, üç farklı federatif yapıya bölündü. Etnik unsurlar Anayasal olarak tanındı. Türkiye bu gelişmeye başından itibaren, Kuzey Irakta Kürt bölgesinden dolayı karşı çıktı. Türkiye için güvenlik açığı oluşturabilecek, Kürt Bölgesi aynı gerekçelerle İran ve Suriye içinde risk barındırmakta. Suriye"de Kürtler son dönemde haklarının geliştirilmesi konusunda ESAD üzerinde baskı yapmakta.  İran bir an önce ABD askerlerinin Irak"tan çekilmesini bekliyor. Irak"ta  ABD"nin çekilmesiyle beraber Şiilerin yönetimde etkinliğinin artacaktır. İran bu durumu değerlendirerek uzun yıllar Ülkesinde koruduğu Saddam HÜSEYİN muhaliflerinin yönetime gelmesiyle Irak"ta etkili olacağını varsaymakta. Suriye ise ABD sonrası senaryosunda, Irak Savaşından kaçarak Suriye"ye sığınan Saddam Hüseyin yanlılarının( Sünni) eski güçlerini kazanacağı umudunu beslemekte. Türkiye Musul ve Kerkük Türkmenlerini korumak  ve sınırında güvenli bir bölge oluşturmak istiyor.

Osmanlı idaresinde 402 yıl yönetildikten sonra, 1920"de İngiliz mandasına giren Irak, Bağdat-Basra-Musul üçgeninde kuruldu ve bağımsızlığı 1932 yılında tanındı. Irak"ın bu hale gelmesinde İngiliz mandasında geçen 12 yılın büyük etkisi var. O yıllarda ekilen tohumlardan yeşeren sarmaşıklar, uzun yıllar Irak"ın başını ağrıtacağa benziyor.

Türkiye Irak"tan ABD çekildikten sonra ebediyen bu topraklarda buradaki halklarla komşu kalacağının farkında. Zira geçiş sürecinde Irak"ın alt yapı ihalelerinden pay kapmaya çalışan Türkiye, Irak"ın istikrara kavuşmasından sonra oluşacak talep artışıyla ihracatını geliştirmek istiyor. Bu nedenle Irak içinde bütün gruplara(Şii-Sunni/Arap-Kürt) eşit mesafede durma politikası gütmekte.

Yeni Bir Vizyon Arayışında Suriye

Suriye 402 yıl Osmanlı sınırları içinde kaldıktan sonra, I. Dünya Savaşından 1946 yılına kadar Fransız mandası altında kaldı. Fransız eğitimi ile büyüyen Beşşar Esad, Şam Baharı reform sürecini Lübnan, Irak ve İsrail"de meydana gelen riskler nedenlerle askıya almış görünüyor. Hafız Esad Lübnan"ı bir Suriye şehri olarak görmekteydi, Beşşar Esad"da aynı görüş hakim. Eski Lübnan Başbakanlarından Refik Hariri"nin öldürülmesinin arkasında Suriye"ye karşı oluşan uluslararası tepkinin yumuşatılmasında Türkiye etkin bir rol üstlendi.

Türkiye, Suriye"nin 1998"de Abdullah Öcalan"ı sınırdışı etmesinden sonra düzelen ilişkisini geliştirmek istiyor. Suriye  etnik yapısı ve mezhep ayrılıkları nedeniyle potansiyel risklere sahip. Kürtler ve İslami muhalefet siyasal ve toplumsal haklarını gündeme getirerek, ayrımcı devlet politikalarını eleştirmekte. 1963 yılından beri yönetimde bulunan Baas Partisi ve 1970 sonrası Esad ailesinden demokratik bir açılım beklemek çok ta gerçekçi görünmüyor.

Suriye İsrail arasında 1967 yılına dayanan Golan Tepeleri sorunu, çoğu zaman iki ülkeyi savaşın arifesine getirmekte.  Türkiye bölge istikrarına hizmet etmek amacıyla Suriye ile İsrail arasında mekik diplomasisi yürütmekte. Ancak Türkiye"nin yürüttüğü diplomasi çözücü olmaktan ziyade kontrol edici ağırlığa sahip.

Arap dünyası 2006 İsrail-Lübnan Savaşında Arap Devletlerinin parçalanmışlığını bir kez daha gün yüzüne çıkardı. Oluşan güven krizi nedeniyle, gelecekte atılabilecek devletlerarası birliktelikleri zora soktu.   

I. Dünya Savaşı sonrası sömürgelikten kurtulduktan sonra kurulan Arap devletleri, uluslar arası konjonktüre bağlı milliyetçiliğin etkisinde kaldılar. Soğuk Savaş döneminde ise Sovyetlerin sosyalist bloğunda, ABD/İsrail"in karşısında yer aldılar. Halen bu dönemin etkisini sürdüren bu Devletlere/entelektüellerine “Osmanlıcılık” savını güden dış politikası etkili olmamaktadır. ABD"nin milliyetçi sosyalist Arap devletlere karşı politikası, Müslüman muhaliflere destek vermek ve etnik unsurları kaşımak şeklindedir.  Nitekim bu politikalar başarılı olmuşa benziyor ki, ABD tarihinin nerdeyse en büyük silah satışını geçen yıl gerçekleştirdi.  ABD"den alacağı 7,8 milyar dolarlık Patriot PAC-3 füze sistemi ile Türkiye bölgenin en büyük silah alıcısı konumuna gelmekte. Bu arada Rusya Suriye"ye "İskender" füzeleri, İran"a da "S-300" füze savunma sistemleri verilmesi görüşmeleri hızla yürütülüyor.

 Rusya İran ve ABD Kazançlı Çıkıyor Türkiye Konumunu Güçlendirmeye Çalışıyor

Petrol üreticisi olan Rusya ve İran, Irak Savaşında ABD kadar kazançlı çıktı. Petrol fiyatlarının yükselmesinden bu Ülkelerin çok ta memnun kalmadığı söylenemez. ABD yaşadığı krize finansman bulurken, Rusya ve İran önemli bir ekonomik birikim sağladı. 

İran mezhepçi ve ABD/İsrail düşmanlığı üzerine kurduğu dış politikası, Şii hattında(Bahreyn, Kuveyt, Suudi Arabistan, Lübnan, Yemen ve Suriye) güç kazanmakta. ABD"nin İran"ı yalnızlaştırma ve İran"a karşı müttefik Ülkeleri güçlendirme stratejisi, İran"ın güçlenmesi için yeni avantajlar sağlamakta. Son Irak"ta meydana gelen bombalama olaylarının arkasında Suriye"yi gören Irak ile Suriye arasında gerilen ilişkilerde İran"ın arabulucu rol üstlenmeye çalışmasından, ABD ile kısmen Türkiye rahatsız oldu. Ve hemen DAVUTOĞLU Irak ve oradan da Suriye"ye geçerek mekik diplomasisinde bulundu. Her ne kadar Türkiye, yapılan seyahatlerin, İran"ın çabaları ile ilgisi olmadığını bildirse bile, İran"ın bundan çok ta memnun olduğu söylenemez.     

Rusya Hazar Petrolleri üzerindeki imtiyazları kaybetmek istememekte, Kazakistan Tengiz Petrol Sahası, Azerbaycan Şah Deniz petrol havzasında ABD, Türkiye ve İran"la güç mücadelesine girmekte. Rusya Sovyet dönemi askeri gücünü kullanırken, Türkiye ise tarihsel ve kültürel derinliğine işlerlik kazandırma çabasında. Ancak petrolün çıkarılması ve dağıtılması için ekonomik kapasitesi yeterli olamadığı için bu Ülkeler diğer Ülkelerin(ABD-İngiltere-Fransa vd.) yatırıma ihtiyaç duyan Türkiye"nin de Uluslar arası petrol şirketlerine ihtiyacı  gerektiren     

Rusya ekonomik olarak Türkiye"yi kendisine bağlamakta, Türkiye"nin hassas karnı olan Azerbaycan"a karşı Ermenistan hamlesiyle dengelemektedir.  Orta Asya Türk Cumhuriyetleri ile ilişkiler Rusya"nın tekrar tarih sahnesine çıkmasıyla derin bir uykuya yatırılmış görünüyor.

AB Politikasında Riskler

Kendi arasında ortak dış politika birlikteliğine gitmek için uğraşan AB, Irak Savaşıyla derin bir çatlak vermiş, ortak dış politika hesabını ertelemek zorunda kalmıştır. Fransa ve Almanya dışındaki Ülkelerin Irak Savaşında ABD"ye yani Koalisyon güçlerine destek vermesi, AB içinde derin bir dış politika farklılıklarını gün yüzüne çıkmasına vesile oldu. Türkiye, Irak Savaşında Fransa ve Almanya"ya daha yakın, bir politika izledi. Türkiye"nin bu politikası, o dönemde Fransa ve Almanya"nın Türkiye"nin AB üyeliği konusunda biraz da yumuşamasına neden oldu. Ancak ilerleyen dönemde Fransa"nın başını çektiği Almanya, Danimarka, Yunanistan, Kıbrıs Rum, Hollanda gibi Ülkeler Türkiye"nin tam üyeliğine açıkça karşı çıkarak, ne olduğu belli olmayan “imtiyazlı ortaklık” teklifinde bulunmakta. Elbette ki Türkiye"nin böyle bir teklife sıcak bakması mümkün değil.

AB"nin bir taraftan tam üyelik için dış politikada Türkiye"ye Kıbrıs"ta olduğu üzere Rum Kesiminin isteklerine zorlar şekilde dayatması, diğer taraftan bu tavizleri verseniz bile almama irade beyanı, AB liderlerinin samimiyet noktasında ciddi bir gösterge sunmakta. Daha bir ileri aşamayı belirtmek gerekir ki, Türkiye"nin önüne taş koyan Rum Kesimine, Türkiye"nin uluslar arası örgüt ve sözleşmelere Rum Kesiminin katılmasına veto koymasını eleştirmektedir.  

Özellikle son dönemde AB"nin kapalı kapılar ardında konuşulanlar ile belgelere yansıyanlar arasındaki farklılıklar, Türkiye"de güven krizine neden olmaktadır. Büyük ölçüde AB taraftarı olan Türk halkı, yaşananlar karşısında AB"ye şüpheyle  yaklaşmaya başlamıştır. Zira 1959"da başlayan ve 1987"de tam üyelik müracaatında bulunan Türkiye"nin AB süreci uzadıkça maceraya dönüşmekte.  

Sn. Başbakan"ın Türkiye"yi AB tam üyelikte kabul etmezse Ankara kriterleriyle yola devam edeceği beyanatı acaba halkta yaşanan şüphenin bir yansıması mı? Türkiye, tam üyeliğe karşı çıkan  Devletlerin zamanla hükümet ve halkında meydana gelecek değişiklikle bu kararlarından vazgeçecekleri veya ikna edilebilecekleri umudunu beslemekte.

Tam üyeliğe karşı çıkan Devletler, Türkiye"nin peşi sıra, İlerleme Raporlarına uygun, sürdürdüğü reformlara desteğini azaltarak, reformların hız kesmesini, hatta başarısız olmasını isteyerek, kararlarına gerekçe aramaktalar. Bununla birlikte Türkiye"nin AB"den koparak, Türkiye"yi tamamen ABD eksenine sürüklemekte istememekteler.

Düşünelim 1: Türkiye ile sınırları Ermenistan, Azerbaycan, İran,  Irak ve Suriye"ye dayanmış bir AB, Ortadoğu ve Kafkasya"ya güvenlik ve istikrarı getirmez mi? Ancak bu bölgede ki istikrar hangi AB Devleti menfaatine hizmet eder? Eski bir İngiliz siyasetçisine atfedilen bir söz vardır: “İngilizlerin dostları yoktur menfaatleri vardır.” Daha sonra bu söz ABD için geliştirilerek: “ABD"nin dostları yoktur, düşmanları yoktur, menfaatleri vardır”, şeklinde değişmiştir.

Düşünelim 2: AB sürecinden kopmuş bir Türkiye… Türkiye dış politikada AB(Fransa ve Almanya)"de ABD"ye karşı çıkan çatlağı denge unsuru olarak değerlendirdi. Tezkere sonrası yaşananlar bunun en bariz göstergesi. AB"den kopan bir Türkiye dış politika da ABD ve Rusya ile İran karşısında daha güçlü olabileceğine kim ihtimal verebilir.                   

Sivil Toplum Kuruluşları Türk Dış Politikasını Misyon Ediniyor

TOBB, TİKA, TUSKON bu güne kadar hiç olmadığı kadar dış politikada etkili oluyor. Filistin sorununda TOBB"un ekonomik sorumluluk üstlenmesi, TUSKON"un Afrika ve Kanada çıkarmaları, TİKA"nın Türki Cumhuriyetlere yürüttüğü faaliyetler, ülkeler arasındaki şirketler arasında ve insanlara Türkiye"nin tanıtım ve işbirliğine büyük hizmet etmektedir.

Türkiye Devlet desteği ile yeni dış politikasını, devletler arası resmi ilişkiler yerine, TOBB, TİKA, TUSKON gibi sivil kuruluşlara ağırlık vererek, isabetli şekilde kültürel ve ekonomik koridorlar oluşturulmaya çalışmaktadır. Türk lobisi oluşturmak için yurtdışındaki Türkler organize edilmektedir.

Hükümetin Halk Desteği Dış Politikaya Yansıyor

 Seçimlerden güçlü olarak çıkan AKP, halk desteğini dış politikaya yansıtmak istiyor.

Irak Savaşından sonra Irak"ın Kuzeyinde kurulan Kürt Federasyonu, burada ki PKK varlığı Türklerin ABD düşmanlığını arttırmıştı. Hükümet halkın bu tavrına rağmen tezkereyi geçirmek istese de, Meclis buna müsaade etmemişti. Hükümet bu olaydan ders aldı.

Nitekim Lübnan Savaşında zirveye tırmanan İsrail düşmanlığını görerek, dış politikada çözüm arayışları içine girdi. Sn. Başbakanın 2006 İsrail askeri rehine krizinde bizzat devreye girerek aktif rol alması, diğer taraftan İsrail"in Filistine müdahalesinde  gösterdiği tepki ve Davos müdahalesi bunun en bariz göstergesi.

Yine son Ermeni açılımında kamuyu tepkisini göz ardı ettiğini sonradan  fark eden DAVUTOĞU, yükselen sesler üzerine muhalefeti bilgilendirmek durumunda kaldı.

Artık Hükümet üzerinde dış politikada etkili olan kamuoyu desteğini ABD, Rusya, AB Ülkeleri, Arap Ülkeleri ile İran daha fazla dikkate almak zorunda hissediyorlar.

Sonuç Olarak

Türk dış politikasında 6 yıl içinde iki temel değişim yaşanmakta. Diplomasinin “bekle gör” ve “tarafsızlık” politikası yerini, AKP iktidarıyla birlikte “aktif rol”  ve “denge” politikasına bıraktı. 

Sultan II Abdulhamid"in dış politikasını anlatmak için güzel bir söz var: “Kurtlarla ulumasını bilen bir Hükümdar.” Türkiye şu anda Hazar ve Orta Doğu Politikasında ABD, Rusya, Almanya, İngiltere, Fransa vd. Ülkeler ile kendi sesini yükseltmek ve uyum içerisinde dansa katılmak zorundadır. 

Cadı kazanına dönen Ortadoğu"da Türkiye bütün ülkelerle barışık kalabilen neredeyse tek Ülke. Bu avantajı ile İsrail/Suriye-Lübnan, Suriye/Lübnan Irak/Suriye, ABD/İran-Suriye arasında mekik diplomasisi yürüterek, bölge istikrarına hizmet ediyor. Türkiye bu diplomasi ile sorunu çözü olmaktan ziyade kontrol altında tutmaya çalışmaktadır.

İstikrar ve güvenlik Türkiye"nin menfaatine, ancak suretten barış, özgürlük ve demokrasi adı altında vaatleri sunarak bölgeye müdahale eden bildik Ülkeler, bölge Ülkelerinin parçalanmasına ve iç/dış istikrarsızlığa iten politikalar uygulamaktadır.   Türkiye tarihi acı diplomasi tecrübeleriyle dolu. Müttefiklik/dostluk ilişkilerini realize ederek, bu Ülkelerle kurucu işbirliktelikleri geliştirmeli, sivil insiyatif desteklenmeli.  Süreçten çok sonuca odaklanmalıdır. Silahlanma politikasını yeniden gözden geçirmelidir. Asıl dış politikayı bölge Ülkeleri ile birlikte, silahsızlanma üzerinde uzlaşarak, buraya aktaracağı kaynağı halkın refahına kaydırmalıdır.

erdem özgür

ÇOK OKUNANLAR

KAMU PERSONELİ SINAV İLANLARI

YAZARLAR

ANKET