Öncekiler Sonrakiler

YILLAR ÖNCESİNİ HATIRLAMAK:GİT

Erdem Özgür'den fakülte yıllarına götüren bir hatıra yazısı...

11 Aralık 2011 Pazar 16:40
Yıllar Öncesini Hatırlamak:Git

 Yıllar Öncesini Hatırlamak:Git

                                            
Fakülte arkadaşlarıma ithaf edilmiştir.

 

Yine yalnızlık vuruyordu sahillere...

 

Denizimize güz gelmiş, limanımıza gemiler uğramaz olmuştu. Paslanmaya yüz tutmuştu gökyüzü. Yakındı, geceleri yıldızlar yerine fırtınaları seyretmemiz. Daha düne kadar nice yunuslar oynaşmaktaydı bu koyda, nice sevdalar doğan güneşe yemin etmekteydi. Oysa şimdi, oysa şimdi bir senin hayalin kaldı birde ben.

 

Bir zaman sonra insanların yerini hatıraları doldurmakta; ne güneş sıcaklığını vermekte, ne de deniz serinliğini. İnsan geceye hasret kalmakta, bir dostun gözünden yayılan sıcaklığa özlem duymakta.

 

Geçenlerde bir sima takıldı aklıma, ismini hatırlayamadım. Gerçi şu anda isminin ne önemi var. Ancak ne günler yaşamıştık. Ekmeğimizi ortak olup, aynı tasta çorbaya kaşıklar sallamıştık. Ellerimizi göbeklerimize vura vura ne kahkahalar atmış, naralarımızla kaç sokak inletmiştik.

Hele hüzünlerimiz, gözyaşlarımız…

Hangi ülkede savaş varmışta, kaç çocuğu öldürmüşler, kaç aşkı toprağa gömmüşler…

 

Bin bir zahmetle, hocalarımızın büyük gayretleriyle bitirilen fakülteler. Ve dünya…

Yıllar bizden ilk önce aşklarımızı, sonra sevgilerimizi aldı. Ayrılığımızı, Ankara’da buluştuğumuz lokantalarda, ayrılan tabaklardan anladımdı da, ses çıkaramamıştım. Daha doğrusu, ses çıkartmaya cesaret edememiştim. Artık gülüşlerimiz de hüzünlerimizde nostaljiydi; onları hatıralarda yaşatır olmuştuk.

 

Ne onun anlatabileceği yeniye ait bir şeyler vardı ne de benim. Yeniye dair ne varsa utanıyorduk. Değişen dünya değildi, değişen bizdik ve inançlarımızdı. Ancak hayallerime şu düşünce bir lahza umut vermekteydi: O zaman olduğu gibi şimdi ve yarında Ülkemin herhangi bir ilinde, hangi üniversitenin hangi anfisinde aynı duygu yaşanmakta ve yaşanacağı.

 

Abidinpaşa sokaklarında büyüttün her sabah doğan güneşi, doğacak güneşi hep muştuladın. Hep özlem kalacak insan ve insanlığa ait ne varsa. Kabaran dalgalarda yüreğimiz, bilmediğimiz isimler adına atılan adımlar. Dikimevi yokuşundan inip, Cebeci Postanesinden aranılan telefonlar.

 

Onların bize bakışları hep bir başka gelirdi. Sanki bir şeyleri gizler gibi, sanki bir şeyler söylemek ister gibi. Ah Ankara, ah gözü kara. Şimdi Kızılay’da o günlerin liseli aşıklarını görüyorum; Ayrı bir huzurla ayrılıyorum.

 

Arka sokaklardan birinde lisede aşık olduğu kıza ağlayan, unutamadığı, aşamadığı dağlardan bahseden bir arkadaş gelir kimi zaman aklıma; git demiştim. “Git. Korku, kaçtıkça her adımında büyüyerek seni yavaş yavaş gölgesinde boğacaktır, git”. Yıllar geçti ve aradan çok suların geçtiğini o da fark etmişti. Geçen gün bir arkadaştan duydum, şimdi öğretmen olmuş. Aşkı öğrencileri olmuş. İlk sorduğum soru evlendi mi?  Halen bekârmış, kendisine niçin evlenmediğini soranlara “Git” dermiş.

 

Odasında rahatça süt içemediğinden yakınan bir arkadaşım vardı. Anlatınca haline çok üzülmüştüm. Hâlbuki arzusu ne kadar basitti ve ulaşılabilirdi. Ancak, belki de utandığından, odasını bir süt içimi kullanamıyordu. Bir gün odasına farkına varmadan girdiğimde, sırtını kanepeye dayamış, ayaklarını uzatmış, yanında süt olduğunu görmüştüm, sevinerek sessizce yanından ayrılmıştım. Arkadaşıma o günü hiç anlatamadım. İçimde bir kordur. Ne zaman üflesem alevlenmekte bu hatıra.

 

 Ne yesem ne içsem hayatımdan lezzet alamıyorum diyen yarenim. Daha dün gibi hatıraları canlı. Şakaları ölmüş öküzü bile güldürür. Yılmaz’ı askere gönderdik. Çıka çıka Ankara Muhabere çıkmış. Hafta sonu izninde bizi ziyaret etmekte. Ballandıra ballandıra rahat ettiğinden, kimsenin kendisine ilişilemediğinden, çavuşluğun emir komuta zincirinin en üst rütbesi olduğundan bahsetmekte!

 

Yarenim bunu duyarda boş durur mu? Hemen bir subay arkadaşını bulur. İki arkadaşını da yanına alarak ziyaretine gider. Subay bunlardan ayrı, bunlara nazır başköşeye oturur. Yılmaz yareni görünce eline kepi alıp sallayarak, alına salına gülerek gelir. Yaren, Yılmaza “Oğlum sendeki rahat paşalarda yok” der.

Yılmaz’dan yine inciler…

Çok geçmeden başköşede oturan subay, Yılmazı çağırır. Yılmaz duymazlıktan gelir. Arkadaşlar uyarırlar, “Yılmaz subay seni çağırıyor herhalde” derler. Yılmaz, “Yok canım ben onu tanımıyorum. Beni niye çağıracak ki der. “Bunun üzerine bir askeri çağırarak, Yılmazı işaret ederek çağırmasını söyler. Asker Yılmaz’ın omzuna dokunarak, “Komutan seni çağırıyor” der. Yılmaz, “Arkadaşlar hemen gelirim” diyerek subaya doğru yine elinde kepi sallayarak gider. Biraz sonra Yılmaz nizami adımlarla, başında kep gelir. Yılmaz tekrar oturur ancak yüzünde eski pervasız gülümseme yoktur. Arkadaşlar sorar “Bir şey mi var, Yılmaz.”, Yılmaz “Yok canım önemli bir şey değil” der. Sonradan subaydan öğrendiğimize göre buna bir sürü fırça çekmiş, kendisini düzeltmesini istemiş, bu şekilde davranırsa ceza alacağını ihtar etmiş.

Sohbete devam ederken Yılmazın bir gözü sürekli subaydaymış. Çok geçmeden subay Yılmazı tekrar çağırır. Yılmaz öyle bir kalkar ki sanki masa zıplamakta, sandalye ihtizaza gelmekte. Nizami adımlarla, topuklarını vura vura subaya doğru ilerlemekte, üç metre ilerden selama durmakta. Arkadaşlarda bir gülüşme, subayda kendisini tutamaz güler. Daha sonra hep beraber oturarak yaşananlara gülerler.          

Zaman yüreğimizi çalmakta, arkada bıraktığın ne varsa hem de tekrar gelmeyecek…

Hatta dün gibi, yanı başımızda bulunan, hatıralarda tazeliğini koruduğumuz anlar bile, bize ait değil.

Hayır, hayır…

Zaman yüreğimizi çalmamakta, emanete almakta.

Mevsimi geldiğinde bir bohça gibi açılmak üzere...

Erdem Özgür

ÇOK OKUNANLAR

KAMU PERSONELİ SINAV İLANLARI

YAZARLAR

ANKET