Öncekiler Sonrakiler

MEMURLAR ANAYASA ÖNERİLERİNİ BELİRLİYOR

Memurlar anayasa önerilerini belirliyor 'GREV HAKKI TANINSIN, SİYASET YASAĞI KALKSIN' kamudanhaberler.com olarak bu konuda sendikal gelişmeler bu platform üzerinden verilecektir. Katkı sağlamak isteyen memurlar için yorumlar üzerinden fikirlerini açıklayabilirler.

28 Eylül 2011 Çarşamba 12:28
MEMURLAR ANAYASA ÖNERİLERİNİ BELİRLİYOR


Anayasa Turları Nihayet Başlıyor

AKP sivil anayasa turlarına bugün MHP ile başlıyor. Perşembe günü de CHP'yi ziyaret edecek olan AKP heyeti, yemin ettikten sonra da BDP'ye gidecek. Meclis Başkanı Cemil Çiçek'in hukukçu akademisyenlerle yaptığı toplantının ardından AKP yeni anayasa çalışmaları için düğmeye bastı. Bu çerçevede MHP ve CHP'ye AKP Genel Başkan Yardımcısı Haluk İpek imzalı bir randevu mektubu gönderildi. BDP'ye ise, vekilleri yemin etmedikleri gerekçesiyle mektup gönderilmedi. AKP Genel Başkan Yardımcısı Ömer Çelik, Başbakan Yardımcısı Beşir Atalay, Adalet Bakanı Sadullah Ergin, AKP Ankara Milletvekili Ahmet İyimaya ve TBMM Anayasa Komisyonu Başkanı Burhan Kuzu'nun yer aldığı AKP heyeti ilk ziyaretini bugün, randevu talebine olumlu yanıt veren MHP'ye gerçekleştirecek. MHP Genel Merkezi'nde saat 11.00'de gerçekleşecek görüşmeye, MHP'den Genel Sekreter İsmet Büyükataman başkanlığındaki bir heyet katılacak. AKP heyeti, yarın ise CHP ile görüşecek. CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ilk görüşmede yeni anayasa ile somut görüşlerini ifade etmeyeceğini söyledi. İstanbul'a hareket etmeden önce Esenboğa Havalimanı'nda gazetecilerin konuyla ilgili sorularını yanıtlayan Kılıçdaroğlu "'Bu görüşmede sadece Adalet ve Kalkanıma Partisi'nden gelen değerli milletvekillerini, arkadaşları dinleyeceğiz. Onlar görüşlerini aktarmak üzere geliyorlar. Biz de dinleyeceğiz. Zaten anayasa değişiklikleriyle ilgili çalışmayı eşgüdümlü yapan TBMM'nin değerli Başkanı. Sayın başkan parlamento açıldıktan sonra bu konuda gerekli girişimleri sürdürecektir. Her partiden yine arzu ettiği oranda milletvekili talebinde bulunacaktır. Bizler de o çerçevede kendisine katkı vereceğiz" diye konuştu. BDP heyetine randevu mektubu göndermeyen AKP'nin görüşme heyeti dün gelişmeleri masaya yatırmak üzere bir değerlendirme yaptı. Başkent kulislerinde, BDP’li vekillerin Meclis'in açılış günü olan 1 Ekim Cumartesi günü parlamentoya gelerek yemin edecekleri olasılığı ağırlık kazanırken, AKP'nin de bu gelişmenin gerçekleşmesi üzerine hafta içerisinde BDP'den yeni anayasa görüşmeleri için randevu talebinde bulunabileceği belirtiliyor. Gazetecilerin, BDP boykotu ve anayasa görüşmeleriyle ilgili sorularını yanıtlayan TBMM Başkanı Cemil Çiçek de "Bugün ayın kaçı? Bugün 1 Ekim değil. Türkiye'de siyasette 24 saat çok önemlidir. Bu işleri basamak basamak gidelim. Geleceği ipotek altına almayalım" açıklamasında bulundu. Çiçek BDP'ye çağrı yapıp yapmayacakları sorusunu ise "50 kez çağrı yaptık" şeklinde yanıtladı.
Taraf
TBMM Başkanı Sayın Cemil Çiçek'in Anayasa Hukukçuları İstişare Toplantısı Konuşma Metni...

(19 Eylül 2011)

Memur-Sen tarafından, Doç. Dr. Osman Can’ın direktörlüğünde, SAD (Strateji Araştırma ve Danışmanlık) ve ADAMOR Araştırma’ya yaptırılan Yeni Anayasa Araştırması’nın sonuçları, 12 Eylül’ün yıldönümünde düzenlenen bir panelle açıklandı. Panel öncesi araştırmayla ilgili bilgi veren Memur-Sen Genel Başkanı Ahmet Gündoğdu, 1982 anayasasıyla ilgili sordukları soruya, katılımcıların yüzde 57,3’ünün demokratik bulmadıkları yönünde bir cevap aldıklarını söyledi. Gündoğdu, ‘kesinlikle yeni bir anayasa yapılması gerekir’ diyenlerin oranının ise yüzde 61 olduğunu kaydetti.
 
Memur-Sen Genel Başkanı Ahmet Gündoğdu tarafından açıklanan Yeni Anayasa’ya yönelik bazı sorulara verilen cevaplar şu şekilde:
'Yeni anayasanın hazırlanması sürecinde katkınızın olmasını ister misiniz’ sorusuna ise yüzde 71.3’lük bir kesin kesinlikle katkı sunmak istediğini söylerken, sadece yüzde 13,6’lık bir kesim sürecin içinde yer almak istemediğini belirtti.
 
Yeni anayasada kesinlikle olması gereken hususlarda ise özgürlük, demokrasi, eşitlik, insan hakları ilk sırada yer aldı.
 
Yeni Anayasa’nın kim tarafından yapılması gerektiğine yönelik soruya ise, yüzde 61,1’lik bir oran ‘TBMM ve Sivil Toplumun ortak çalışmasıyla yapılmalıdır’ şeklinde cevaplandırırken, yüzde 19’luk kesim, yeni anayasanın TBMM tarafından hazırlanması gerektiğini dile getirirken, sadece yüzde 7,7’lik kesim, yeni anayasanın kurucu meclis tarafından yapılması gerektiğine yönelik görüş bildirdi. Yeni anayasanın mevcut TBMM tarafından yapılamını isteyenlerin oranı ise yüzde 63,3 oldu.
 
Anayasada yer alması istenen en temel kavram ise sırasıyla insan onuru ilk sırayı aldı. Yeni anayasada ideolojilere yer verilmesini isteyenlerin oranı yüzde 10,4 iken, yüzde 90’a yakın bir oran ideolojiden arınmış bir anayasa isteğini ifade etti. Yeni anayasanın toplumun bütün kesimlerine eşit mesafede olması gerektiğini söyleyenlerin oranı yüzde 95,4 olarak tespit edildi. Yeni anayasanın inaçlar arasında ayrım yapmasını istemeyenlerin oranı da yüzde 93,9 olarak gerçekleşti.
 
Yeni anayasanın hem devleti hem bireyi öncelikli olarak görmesi geretiğini söyleyenlerin oranı, birbirine yakın çıkarken, her iki sorunun çarprazlamasında, bireyin önceliğinin öne çıktığı görüldü.
Yeni anayasada başlangıç bölümü olmaması gerektiğini söyleyenlerin oranı, yüzde 64 olarak tespit edilirken, başlangıç bölümünü savunanlar ise yüzde 17,6 olarak belirlendi.
 
Memur-Sen’in araştırmasına katılan katılımcılar, “Yeni Anayasa değiştirilemez hükümler içermelidir” önermesine, farklı kesinlik düzeylerinde olmakla birlikte, olumsuz yanıt vermekte.
“Yerel yönetimler kültürel, etnik veya inanç farklılıklarına göre belirlenmemelidir” önermesi, farklı kesinlik düzeylerine karşılık gelmekle beraber, katılımcıların toplam yüzde 81,3’ü tarafından olumlu bir şekilde yanıtlanmakta. “Ordu dâhil hiçbir kurum meclis denetimi dışında bırakılmamalıdır” önermesi, değişik kesinlik düzeylerine denk düşmesine rağmen, katılımcıların toplam yüzde 84,6’sı tarafından onaylanmakta. Söz konusu önermeye karşı çıkanların toplam oranı ise yüzde 15,4 olarak çıkmakta.
 
“Yargı ideolojik olmamalıdır” önermesine verilen yanıtlar incelendiğinde, farklı kesinlik düzeylerinde olmakla beraber, katılımcıların yüzde 87,2’sinin önermeyi desteklediği görülmekte. Önermeye karşı çıkanların oranı ise yüzde 13 civarında. Bu durum, yargının her türlü ideolojik değerden, temelden, tercihten arındırılmış bir yapıya kavuşması gerektiği şeklinde değerlendiriliyor.
“Askeri, idari ve adli yargı ayrımına son verilmelidir” önermesi, katılım düzeylerinin toplamı açısından bakıldığında, yüzde 80 civarında bir destekle karşılaşırken, yüzde 20 civarında da bir karşı çıkışa yol açmakta. Bu sonuç, hiçbir tartışmaya mahal bırakmayacak bir biçimde, yargıdaki bölünmüşlüğün son bulması gerektiğini ortaya koymakta.
 
“Yargılamada uluslararası standartlara riayet edilmelidir” önermesine verilen yanıtların “kesinlikle katılıyorum” (yüzde 36,5) ve “katılıyorum” (yüzde 32,7) seçeneklerinde yoğunlaşmakta. “Kısmen katılıyorum” (yüzde 19,5) seçeneği de dâhil edildiğinde, önermeyi destekleyenlerin toplam oranı yüzde 90’a yaklaşmakta.
“Yeni anayasada Meclis, Anayasa Mahkemesi, Bakanlar Kurulu gibi egemenlik yetkisi kullanan bazı temel kurumlar dışında hiçbir kuruma yer verilmemelidir” önermesi, “kesinlikle katılıyorum”, “katılıyorum” ve “kısmen katılıyorum” seçeneklerinin toplam açısından değerlendirildiğinde, yüzde 70 civarında bir onaylanma düzeyine sahip çıktı. Bu bulgular, toplumun yeni anayasada birkaç temel kurum dışında hiçbir kuruma yer verilmemesi gerektiği düşüncesine büyük oranda katıldığını göstermekte.
“Herkesin özgürlüğünün birbirinin özgürlüğü ile sınırlı olduğu ifadesi yeterli olmalı, devlete ayrıca sınırlama imkânı tanınmamalıdır” önermesi, katılımcıların toplam yüzde 81,3’ü tarafından kabul edilmekte. Bu da, toplumun özgürlükler noktasında son derece hassas olduğunun açık bir göstergesi.
“Seçme-seçilme hakkının kullanımı ve kamu memuriyeti dahi olsa kılık-kıyafet, inanç, yaşam tarzı vs. nedeniyle insanların özgürlükleri sınırlandırılmamalıdır” önermesine verilen yanıtlar incelendiğinde, sadece “kesinlikle katılıyorum” ve “katılıyorum” seçeneklerinin toplamı yüzde 76,2 oranında gerçekleşti.
“Yeni anayasa herkesin özgürlüğünü esas almalıdır” önermesine verilen yanıtlar incelendiğinde, “kesinlikle katılıyorum” ve “katılıyorum” seçeneklerinde önemli bir yoğunlaşmanın bulunduğu görülmektedir. Sadece bu iki seçeneğin toplamı neredeyse yüzde 80’i bulmakta. Önermeye kısmen katıldığını ifade edenler de dikkate alındığında, bu oran yüzde 94’ü bulmaktadır. Bu sonuçlar, yeni anayasanın herkesin özgürlüğünü esas alan bir ortak paydada hazırlanması gerektiğini açık bir şekilde ortaya koymakta.
“Devlet tüm özgürlükler ve kişisel tercihler karşısında tarafsız kalmalıdır” önermesi, özgürlüklere ilişkin tüm önermelerde olduğu gibi, büyük oranda destek bulmakta. Kesinlik düzeyleri arasındaki farklar gözetilmeksizin bakıldığında, önermenin katılımcıların yüzde 88,3’ü tarafından kabul edildiği, yüzde 11,7’si tarafından ise kabul edilmediği görülmekte.
“Grup ve kültürel kimlik alanındaki özgürlükler tanınmalı, ama bireyin grup içinde dahi özgürlüğü korunmalıdır” önermesi de büyük bir oranda desteklenmekte. Buna göre, katılımcıların yüzde 88,8’i değişik kesinlik düzeylerinde de olsa önermeye katıldığını, yüzde 11,2’si ise katılmadığını ifade etmekte. Bu da, özgürlüklerin her düzeyde sağlanması gerektiğine dair güçlü bir toplumsal talebin varlığına işaret etmekte. “Özgürlüklerin kullanımı konusunda fiili engellerle karşılaşan kadınlar, engelliler, çocuklar gibi kesimler için pozitif ayrımcılık benimsenmelidir” önermesine, farklı kesinlik düzeylerine denk düşmekle birlikte, toplam katılım düzeyi yüzde 90’ların üzerinde.
“Memurlar için grev hakkı da gerekir” önermesi, büyük bir oranda desteklenmekte. Farklı kesinlik düzeylerine denk düşmekle birlikte, önermeye katıldığını ifade edenlerin toplam oranı yüzde 80’i bulmakta. “Memurlar için siyasi partilere üyelik yasağı kaldırılmalıdır” önermesine verilen yanıtların, “kesinlikle katılıyorum” ve “katılıyorum” seçeneklerinde yoğunlaştığı ve her iki seçeneğin toplamının yüzde 54,7’yi bulduğu görülmekte.
“Sizce devletin inançlar karşısında tutumu ne olmalıdır?” sorusuna verilen yanıtlar incelendiğinde, katılımcıların yarısından fazlasının (yüzde 58,6) “Devlet, din ve inanç konusunda tamamen tarafsız olmalıdır” seçeneğinde yoğunlaştığı görülmektedir. Devletin din ve inanç konusunda toplumun taleplerini tamamen karşılaması gerektiğini düşünenlerin oranı ise yüzde 27,1 olurken bu konuda devletin yönlendirici olabileceğini ifade edenlerin oranı yüzde 8,5; bazı durumlarda müdahale edebileceğini belirtenlerin oranı da yüzde 5,8’dir. Bütün bu sonuçlar bir arada değerlendirildiğinde, devletin din ve inançlar noktasında tarafsız olmasını isteyen geniş bir toplumsal kesimin bulunduğu söylenebilir.
“Eğitim diliyle ilgili ne düşünüyorsunuz?” sorusuna, katılımcıların yüzde 66,4’ü “eğitim dili Türkçe olmalı, anadiller öğretilmelidir” şeklinde yanıt vermekte. Diğer yanıtların ise, sırasıyla, “anadilde eğitim olmalıdır” (yüzde 13,9), “anadilde eğitim olmamalıdır” (yüzde 10,5) ve “anadil seçmeli ders olarak verilmelidir” (yüzde 9,1) seçenekleri arasında dağıldığı görülmekte. Bu sonuçlar, her üç kişiden ikisinin, eğitim dili Türkçe kalmak kaydıyla, anadillerin öğretilmesi gerektiğine inandığını göstermekte.
Memur-Sen Genel Başkanı Ahmet Gündoğdu, toplumdaki yeni anayasa konusundaki ısrarlı talep, farkındalık ve ilgi düzeyi yüksekliğininin, yeni anayasa sürecinin hızlandırılması ve katılımcı bir anlayışla sürdürülmesine yönelik bir kamuoyu baskısı olarak yorumladıklarını söyledi TBMM’nin açılmasından hemen sonra 22-23 Ekim 2011 tarihlerini kapsayan bir takvimle, “Uluslararası Anayasa Kongresi” düzenleyeceklerini ifade eden Gündoğdu, ülkemizden ve yurt dışından anayasa hukuku alanında saygın akademisyenlerin katılacağı Kongreyle, Anayasacılık düzleminde ülkemizin yeni anayasa sürecinin uluslararası bir perspektifle değerlendirilmesine ev sahipliği yapacaklarını kaydetti. Gündoğdu, kongrenin tamamlanmasından hemen sonra, Memur-Sen’in Yeni Anayasaya dair kurumsal görüşlerini, talep ve beklentilerinin yer aldığı bir raporu kamuoyuyla paylaşarak sürece katkılarını devam ettireceklerini vurguladı.
 
Panel düzenlendi
 
Doç. Dr. Osman Can, Türkiye'de kendini devlet olarak tanımlayan bir grubun zamanla devlet yönetimini ele geçirdiğini ve yapılacak yeni anayasaya kaşı çıktığını söyledi. 1982 anayasasının üçte ikisinin değiştirildiği yönünde bir algı olduğunu kaydeden Can, "Bu algı yanlıştır. Anayasanın üçte biri değişmiştir. Değişen bu kısımların büyük çoğunluğu da hak ve özgürlükleri içermektedir. Değişiklikler, yapısal değişiklikleri içermemektedir. Aslolan bu yapını değiştirilmesidir." diye konuştu.
 
Memur-Sen tarafından ‘Sahadan Yeni Anayasaya’ adı altında yapılan araştırmanın sonuçları açıklandıktan sonra bir panel düzenledi. Doç. Dr. Osman Can'ın oturum başkanlığı yaptığı panele Prof. Dr. Sacit Adalı, Prof. Dr. Mahmut Turhan, İktisatçı akademisyen Cemil Ertem, Dr. Murat yılmaz ve Ahmet Kızılkaya katıldı.
 
Panelde, yeni anayasaya ilişkin görüşlerinin açıklayan Osman Can, 1982 anayasası ile ilgili 3 önemli yapısal değişikliğin yapıldığı kaydetti. Can, bu değişiklikleri şöyle açıkladı: ''Turgut Özal'ın anayasa değişikliğinin sağlanmasının önünü açması, cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesinin önünün açılması, Anayasa Mahkemesi ve HSYK'nın yapısının değiştirilmesi." 31 yılda yapılan bu yapısal değişikliklerin sonucunda yeni anayasanın önünün açıldığını belirten Can, şöyle devam etti:
 
"Anayasal düzen bir araba gibidir. Arabanın içine binenler sürekli değişmektedir. Siz bu arabanın içine ne kadar nitelikli kişileri alırsanız alın, arabanın kendisi değişmediği müddetçe, insanların nitelikleri herhangi bir anlam ifade etmez."
 
İktisatçı Cemil Ertem ise yeni anayasanın yapımı sürecinde uygun bir ekonomik model üzerinde değerlendirmelerde bulundu. Bütün anayasaların, bir iktisadi paradigmasını ve sosyal sınıfları oluşturduğunu belirtti. Bu çalışmanı da yeni anayasa değişikliğinde yer alacak sınıflara işaret ettiğini kaydeden Ertem, Anadolu'da çıkan yeni sınıfın yeni anayasanın oluşturulmasında katalizör rol aldığını ifade etti. Türkiye'de orta sınıfın çok aktif olduğunu kaydeden Ertem, yeni anayasa sürecinde bu yapıların daha aktif rol oynayacağını söyledi.

Eski Anayasa Mahkemesi üyesi Prof. Dr. Sacit Adalı da Memur-Sen tarafından hazırlanan yeni anayasa çalışmasını başarılı bulduğunu kaydetti. Konuşmasında, 1982 anayasası ile ilgili değerlendirmelerde bulunan Adalı, mevcut anayasanın tek başına bir vesika olmadığını belirtti. Adalı, 82 anayasasının, 1961 anayasası ile büyük benzerlikler taşıdığını söyledi. Her iki anayasanın da darbe sonucu oluşturulan bir yapıya sahip olduğuna dikkat çeken Adalı, bu anayasaların en büyük benzerliklerinin ise farklılıkları ortadan kaldırması ve militaristleşmeyi sağlaması olarak açıkladı. 1982 anayasasının, özgürlükleri engelleyen bir yapısının olduğuna dikkat çeken Adalı, "Yeni yapılacak anayasada bütün belirsizlikler ortadan kaldırılmalı ve vatandaşları tanımlayan değil tanıyan bir anayasa olmalı." diye konuştu.
 
Ahmet Kızılkaya ise yeni anayasa çalışması ile ilgili değerlendirmelerde bulundu. Saha çalışmasından yola çıkılarak yapılan araştırmanın önemli bulguları içerdiğini kaydeden Kızılkaya, çalışmada 50 bin kişiye ulaşıldığını ve çalışmanın 81 ilde yapıldığını aktardı. Kızılkaya, çalışmasıyla ilgili şunları söyledi: "Yeni anayasada insan onuru esas alınmalı, her türlü etnik ve ideolojik vurgudan arındırılmış, inançlar arasında ayrım yapmayan, bütün toplum kesimlerine eşit mesafede konumlanmış olmalı ve yeni anayasada, halkın egemenliği dışında bir egemenliğe dayanmayan ve özgürlükler herkes için ve her düzeyde geçerli olmalı."
 
 

1982 Anayasasında değişiklik yapılması veya yeni bir anayasa yapılması tartışmaları, Anayasanın kabulünden sonraki ilk seçim olan 1983 milletvekili genel seçimlerinin hemen ardından siyasi gündemimize girmiş ve güncelliğini hep korumuş bir konudur.

Bunda Anayasanın demokratik ve katılımcı olmayan bir ortamda hazırlanmış olmasının büyük payı vardır.
Bilindiği üzere 1982 Anayasasının hazırlanması ve referanduma sunulması siyasi partilerin serbest faaliyette bulunamadığı bir ortamda gerçekleştirilmiştir.

1982 Anayasası, günümüze kadar 17 defa değişikliğe uğramış, ancak bunca değişikliğe rağmen üzerindeki darbe anayasası imajını atamamıştır.
Bu imaj nedeniyle yaşanan her sorun haklı ya da haksız, anayasaya mal edilir olmuştur.

Sadece bu psikolojik sorunun giderilmesi ve anayasanın toplum tarafından benimsenmesini sağlamak için bile yeni bir anayasaya ihtiyaç duyulduğu aşikârdır.

Kaldı ki anayasanın birçok toplumsal soruna kaynaklık ettiğini göz ardı etmek de mümkün değildir.

Keza Ülkemizin taraf olduğu çok sayıda uluslararası antlaşma, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihatları ve AB üyeliği hedefi dikkate alındığında, mevcut anayasamızın uluslararası kamuoyunda da çeşitli sorunlara sebep olduğu ifade edilebilir.

Ülkemizde toplumsal mutabakata dayalı yeni bir anayasa ihtiyacı ve bu ihtiyacın giderilmesi yönünde ciddi bir beklenti mevcuttur.

Anayasanın, Türkiye Büyük Millet Meclisi, siyasi partiler, sivil toplum kuruluşları, akademik camia gibi her kesimin özgür ve aktif katılımıyla gerçekleştirilmesi hususunda kamuoyunda bir mutabakattan söz etmek mümkündür.

Oluşan bu kamuoyu ve beklentiler son yıllarda siyasi partilerin seçim beyanlarında da yer almaya başladı.
Yeni anayasa konusunda kayıtsız kalan bir siyasi partiden bahsetmek neredeyse imkânsızdır.

Nitekim 12 Haziran 2011 tarihinde yapılan 24 üncü dönem milletvekili genel seçimlerine de birçok siyasi partimiz yeni bir anayasa vaadiyle girmiştir.
Keza uzun yıllardan beri çeşitli sivil toplum kuruluşlarının da yeni ve sivil bir anayasa konusunda yaptıkları sayısız çalışma mevcuttur.

Yeni bir anayasa yapımı sadece ülkemizde değil tüm dünyada zorlu bir süreç olmuştur.

Anayasa yapımında izlenecek yöntemden metnin içeriğine kadar her konuda sorun yaşanması son derece doğaldır.

Toplumların günümüzde ulaştığı gelişmişlik seviyeleri, hayat standardı, toplumun ve fertlerin beklentileri demokrasinin kat ettiği aşamalar, temel hak ve özgürlüklere yönelik örgütlü mücadele gibi birçok parametre göz önüne alındığında anayasa yapımının zorluğu daha iyi anlaşılır.

Ancak hiçbir zorluk gelişmiş demokratik toplumları çağın gereklerine uygun, özgürlükleri güvence altına alan anayasalar yapmaktan vazgeçirmemiştir, bizi de vazgeçirmemelidir.

Yeni bir anayasa yapımı için:

Toplumumuz yeterli demokratik uzlaşma kültürüne sahiptir.

Siyaset kurumu çözüm iradesini ortaya koyabilecek olgunluktadır.

Sivil toplum örgütleri gerekli katkıyı sağlayacak kapasitededir.

Akademik dünyamız, anayasa yapımının teorik zemini açısından yetkinliğini fazlasıyla ispat etmiştir.

Yazılı ve görsel medyada gerekli duyarlığın oluştuğu gözlenebilmektedir.

Yeni bir anayasa yapılmasında, kamuoyunun bu yönde bir ihtiyaç hissetmesi önemlidir. Anayasa yapımı sürecinde herkes fikrini ifade edebilmeli ve her konu şiddet içermeden tartışılabilmelidir.

Anayasa çalışmaları için Türkiye Büyük Millet Meclisi bünyesinde bir Uzlaşma Komisyonu kurulacaktır.
Uzlaşma Komisyonu mevzuatta düzenlenmiş bir müessese değildir.

Ancak parlamento teamülleri, uzlaşma komisyonlarının ciddi çalışmalara öncülük ettiklerini göstermektedir.

Yeni anayasa sürecini büyük oranda Uzlaşma Komisyonunun yürüteceği nazara alındığında akademisyenlerin komisyonun çalışma usul ve esasları ile yeni anayasanın temel ilkeleri konusunda yapacakları öneri ve tespitler hayati önemi haizdir.

Zira hem anayasacılık tarihimiz hem de dünya örnekleri konusunda en kapsamlı ve güncel bilgiler akademisyenler tarafından bilinmekte, takip edilmekte ve yorumlanmaktadır.

Ancak akademisyenlerimizin katkısı bununla da sınırlı kalmamalıdır.

Uzlaşma Komisyonunun çalışmaları devam ederken veya neticesinde yani ortaya bir metin çıktıktan sonra da gerek tek tek maddelerin gerek metnin tümünün sistematik ve içerik yönünden olgunlaşmasında akademisyenlerimizin ciddi katkılarına ihtiyaç olacaktır.

Netice olarak anlaşılıyor ki ülkemizin bir anayasa sorunu vardır.
Bu sorun çerçevesinde uzun yıllardan bu yana sürekli anayasa tartışmaları yaşanmaktadır.

Ülke gündeminin sürekli bu tartışmalarla meşgul edilmesi ve bu konunun bir türlü çözüme kavuşturulamaması vahimdir.

Anayasa konusunda yetki ve sorumluluk, milletin iradesinin tecelli makamı olan Türkiye Büyük Millet Meclisi'nindir.

Yüce Meclis'in bu konuda üzerine düşen sorumluluğu yerine getirme ve milletin beklentileri doğrultusunda sivil, demokratik bir anayasa yapımını gerçekleştirme zamanı çoktan gelmiştir.

Yapılacak anayasa ile ülkemizin kalkınmasına yeni bir ivme kazandırmak, toplumsal gerginlikleri asgariye indirmek, anayasa çerçevesinde yapılagelen tartışmalara son vermek, toplumun tüm katmanları olarak bizim elimizdedir.

Bu süreçte birbirimizi suçlamak yerine sorunlarımızın çözümüne katkı sağlamak amacıyla her türlü fikrin tartışılmasına imkân verecek şekilde ortak noktalarımızı ön plana çıkarmak suretiyle sorunun üstesinden gelmeye çalışmalıyız.

Kangren olmuş bu sorunumuzu, ülkemize karşı sorumluluğumuzun bir gereği olarak ve elbirliğiyle çözeceğimize inanıyorum.
Dolayısıyla Türkiye Büyük Millet Meclisi olarak, tam demokratik bir anayasa hazırlanabilmesi için akademisyenlerimizin anayasa yapımına aktif katılımının önemli olduğunun farkındayız.

Akademisyenlerimizden de beklentimiz anayasa yapımına aktif ve yapıcı destek vermeleri yönündedir. Bu desteğin verileceğine dair inancımız tamdır.

Şimdiden katkıda bulunacak tüm taraflara teşekkür ediyorum.

 Memur-Sen tarafından yapılan ‘Sahadan Yeni Anayasaya Araştırması’ndan, hazırlanması sürecinde katkı sunacakları, ötekileştirmeyen, inançlara saygılı ve inançları güvence altına alan bir anayasa talebi çıktı.

TÜRK DAYANIŞMA KONSEYİ’NİN ORGANİZE ETTİĞİ

ANAYASA ÇALIŞTAYI 17 EYLÜL’DE ÇALIŞMALARINA BAŞLIYOR

 
Aralarında Türkiye Kamu-Sen’in de bulunduğu 70 sivil toplum kuruluşunu bir araya getiren Türk Dayanışma Konseyi’nin organize ettiği Anayasa Çalıştayı 17 Eylül 2011 Cumartesi günü çalışmalarına başlıyor.
 
Hükümetin seçim öncesinde dile getirdiği yeni Anayasa kapsamında gerçekleştirilecek çalışmalarda, daha demokratik, insan haklarını ön plana çıkaran, özgürlükçü, çevreci, milli ve manevi değerlerimizi gözeten ve toplumun tüm kesimlerince kabul gören bir Anayasa hazırlanması için temel ölçütler ortaya konulacak.
 
Ülkemizin seçkin üniversitelerinden, konularında uzman 30’un üzerinde akademisyen, memur, işçi, ev hanımı, emekli gibi sosyal kesimlerin temsilcilerinden oluşan çalışma ekibinin, komisyonlar oluşturularak Anayasa Çalıştay’ına katkıda bulunması planlandı.
 
Çalıştay çerçevesinde 3 ayrı komisyon oluşturuldu. Her komisyonda uzmanların, hukukun değişik dallarından akademisyenlerin ve sosyal kesim temsilcilerinin yer almasına özen gösterildi.
 
Buna göre, Anayasanın yapım usulü, Anayasada hâkim olan temel ilkeler, Anayasa değişikliğinin denetimi, başlangıç kısmı, devletin nitelikleri gibi konular Yöntem ve Genel Esaslar Komisyonu’nda ele alınacak.
 
Temel Haklar ve Özgürlükler Komisyonu’nda kişi hakları, sosyal ve ekonomik haklar, siyasi haklar, uluslar arası sözleşmeler, din ve vicdan hürriyeti, basın hürriyeti, yüksek öğretimde kılık kıyafet, anadilde eğitim, din eğitimi, Anayasal ödevler, sendikal faaliyetler, vatandaşlık tanımı gibi konular görüşülecek.
 
Devlet Teşkilatı Komisyonu ise siyasi partiler ve seçim sistemi, cumhurbaşkanının yetkileri, hükümet sistemi, yargının yapılandırılması, idarenin yapılandırılması, asker-siyaset ilişkisi, Milli Güvenlik, Yüksek Askeri Şura kararları, Genel Kurmay Başkanlığı, olağanüstü yönetim usulleri ve bağımsız kuruluşlar gibi konularda çalışma yapacak.
 
Çalıştayla ile ilgili gelişmeler süreç içerisinde yapılacak basın toplantıları ile ayrıca kamuoyuna duyurulacak.
 
Anayasa Çalıştay’ı kapsamında oluşturulan komisyonların, çalışmalarını Ekim ayına kadar tamamlaması ve çalıştaydan çıkacak sonuçların Ekim ayı içinde geniş katılımlı bir toplantı ile basın ve kamuoyu ile paylaşılması planlanıyor.
Kaynak: Türkiye Kamu-Sen Genel Merkezi                         

Memur-Der "Ismarlama çalışma yapmıyoruz"

 

Hükümetin çalışmalarını sürdürdüğü yeni Anayasa çalışmalarına ilk katkı Memur-Der Federasyonundan geldi.
Hükümetin çalışmalarını sürdürdüğü yeni Anayasa çalışmalarına ilk katkı Memur-Der Federasyonundan geldi. Memur-Der 100 STK ve 100 Uzman ile “Yeni Anayasaya Sivil Yaklaşımlar” başlıklı çalışma başlattı.
Memur-Der Genel Başkanı Cengiz Özbay, beraberindeki heyet bu çerçevede, yeni kabinede Başbakan Yardımcısı olarak göreve başlayan Bekir Bozdağ'ı ziyaret ederek, Yeni Anayasa Çalıştayı hakkında bilgi verdi.
Ziyaret sırasında konuşan Memur-Der Genel Başkanı Cengiz Özbay, “Toplumun tüm katmanlarının temsilcileri olan Sivil Toplum Kuruluşlarının görüşlerini topluyoruz. Sonra da bu görüşleri yapılacak bir çalıştayda tartışacağız. Çıkan sonucu kitap haline getirerek basın, kamuoyu ve yetkilerle paylaşacağız” dedi.
'ACİLEN SİVİL ANAYASA YAPILMALI'
“Ülkemizin acilen yeni ve sivil bir anayasaya ihtiyacı vardır." diyen Özbay, "Demokratik bakımdan oluşan normalleşme sürecini federasyon olarak yakından takip ediyoruz. Üzerimize düşen bir konu varsa da sorumlu bir sivil toplum kuruşu olarak durumdan görev çıkararak her türlü çalışmayı yapmaya hazırız. Umarız bu hassasiyetlere asıl duyarlı olması gerekenler sahip çıkar. Diğer taraftan buna karşı duruş gösterenleri tarih asla affetmeyecektir." diye konuştu.
'ISMARLAMA ÇALIŞMA YAPMIYORUZ'
Özbay, konuşmasının devamında şunları söyledi;
Bu anayasayı halk yapmalıdır. Paranın ve kudretin gücü ile ısmarlama niteliği taşıyan çalışmaları kabul etmiyoruz. Bunun yerine Edirne’den Hakkari’ye toplumun tüm katmanlarının görüşlerini yansıtan bir çalışmayı tercih ediyoruz. Bunun da tek adresi Sivil Toplum Örgüleridir.
'STK'LARIN ÇALIŞMALARINA ÖNEM VERİYORUZ'
Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ ise “Sivil Toplum kuruluşlarının çalışmalarına önem veriyoruz. Yapacağınız çalıştayın sonuçları mutlaka değerlendirmeye alınacaktır. Güzel bir çalışma görüntüsü var. Ayrıca başarılı hukukçu Osman Can’ın çalışma içinde yer alması çok isabetli olmuş. Başarılar diliyorum” diyerek, çalışmadan duyduğu memnuniyeti dile getirdi.
Ziyarette Memur-Der’in 12 Mart tarihinde 4. Kuruluş Yılını kutladığı etkinlikler çerçevesinde, Türk demokrasisine katkılarından dolayı daha önceden planlanan ve bu güne kadar verilemen Dostluk ve Barış Ödülü Genel Başkan Cengiz Özbay tarafından Sayın Bekir Bozdağ’a takdim edildi.
ROTAHABER

 

Memur-Sen, yeni anayasaya yönelik çalışmasını tamamladı. Araştırma sonuçları, referandumun yıldönümü olan 12 Eylül Pazartesi günü, düzenlenecek bir panelle açıklanacak.


Memur-Sen'in yaklaşık 50 bin kişiyle anket ve 61 kanaat önderiyle yüz yüze görüşme suretiyle gerçekleştirdiği Yeni Anayasa Araştırması'nda, hazırlanacak Anayasanın öncelikleri, yargıdaki çeşitlilik, anayasanın hazırlanması sürecindeki katılıma yönelik sorularla toplumun beklentileri tespit edildi.
Araştırmanın sonuçlarının açıklanacağı 12 Eylül'de, Memur-Sen Genel Başkanı Ahmet Gündoğdu'nun açış konuşması ve araştırmanın sunumunu yapmasının ardından, 'Sahadan Yeni Anayasaya' konulu bir de panel gerçekleştirilecek.
Moderatörlüğünü Doç. Dr. Osman Can'ın yapacağı panele, Prof. Dr. Sacit Adalı, Prof. Dr. Mehmet Turhan, Prof. Dr. Yavuz Atar, Dr. Murat Yılmaz ve Gazeteci Cemil Ertem de konuşmacı olarak katılacak. Panelde, araştırmanın yapım süreci, sonuçlarının değerlendirilmesi ve çapraz değerlendirmeler ele alınacak.
http://www.memursen.org.tr/haberdetay.php?fide=2400

Hükümet yeni anayasa çalışmalarını sürdürürken, memurlar da yeni anayasada yer almasını istedikleri önerilerini netleştiriyor. Türkiye Kamu-Sen'in, memurların sendikal ve demokratik haklarının geliştirilmesi için anayasada yapılmasını istediği değişikliktik önerileri şöyle: Emeklilere de sendika kurma hakkı tanınmalı, sendikaların her şartta  geliştirebilmesi sağlanmalıdır. Anayasanın 51. maddesi "Çalışanlar, emekliler ve işverenler, üyelerinin ekonomik ve sosyal hak ve menfaatlerini korumak ve geliştirmek için önceden izin almaksızın sendikalar ve üst kuruluşlar kurma, bunlara serbestçe üye olma ve üyelikten serbestçe çekilme haklarına sahiptir" şeklinde değiştirilmelidir.

Sendikaların ve konfederasyonların üyeleri adına mahkemelere dava açma hakkı anayasa metninde yer almalıdır. Anayasanın 53. maddesine sendikaların ve konfederasyonların, üyelerin hak ve menfaatlerini ilgilendiren bireysel işlemler ile genel düzenleyici işlemlere karşı üyeleri adına yargıya başvurabilmelerini sağlayacak hükmün, açıklayıcı bir biçimde düzenlenerek eklenmesi gerekmektedir. . Kamu görevlilerine grev hakkı tanınmalıdır. Anayasanın 54. maddesinde yer alan "Toplu iş sözleşmesinin yapılması sırasında, uyuşmazlık çıkması halinde işçiler grev hakkına sahiptirler" hükmündeki "işçiler" ifadesinden sonra "memurlar ve diğer kamu görevlileri" ibaresi eklenmelidir. 

Kamu görevlilerinin siyasete katılma hakkının önündeki engeller kaldırılmalıdır. Anayasanın siyasi partilere üye olamayacakların belirlendiği 68. madde metninden "...kamu kurum ve kuruluşlarının memur statüsündeki görevlileri, yaptıkları hizmet bakımından işçi niteliği taşımayan diğer kamu görevlileri" ibaresi çıkarılmalını istedi. dır. . Kamu görevlilerini ilgilendiren her konu toplusözleşmenin kapsamı dahilinde olmalıdır.

Anayasanın 128. madde metni "Memurların ve diğer kamu görevlilerinin nitelikleri, atanmaları, görev ve yetkileri, hakları ve yükümlülükleri, aylık ve ödenekleri ve diğer özlük işleri kanunla düzenlenir. Ancak bu konulara ilişkin toplusözleşme hükümleri saklıdır" şeklinde düzenlenmelidir. emeklilere sendika hakkı tanınmasını, sendikaların üyeleri hakkında dava açma hakkının anayasaya girmesini, kamu görevlilerine grev hakkı tanınmasını, siyaset yasağının kaldırılmasını, memurları ilgilendiren her konunun toplusözleşme konusu olmasını, memurların kadrolu olması
Cumhuriyet MUSTAFA ÇAKIR ANKARA -



Memurlar için de

ANAYASA DEĞİŞİKLİĞİ

Türkiye Kamu-Sen, memurların sendikal ve demokratik haklarının geliştirilmesi için Anayasada yapılması gereken değişiklikleri belirledi.

 
İşte Anayasada memurların Çalışma hayatı ile ilgili olarak yapılmasını istediğimiz değişiklikler:
 
Emeklilere De Sendika Kurma Hakkı Tanınmalı, Sendikaların Her Şartta Üyelerinin Ekonomik ve Sosyal Haklarını Geliştirebilmesi Sağlanmalıdır
 
Anayasanın 51. maddesi “Çalışanlar, emekliler ve işverenler, üyelerinin ekonomik ve sosyal hak ve menfaatlerini korumak ve geliştirmek için önceden izin almaksızın sendikalar ve üst kuruluşlar kurma, bunlara serbestçe üye olma ve üyelikten serbestçe çekilme haklarına sahiptir.” şeklinde değiştirilmelidir.
 
Toplumsal değişimlerin, topluma rağmen değil, sosyal paydaşların talepleri doğrultusunda belirlendiği, kararların ortak bir mutabakat ile alındığı demokrasiler, kuşkusuz tüm dünyada arzu edilen yönetim şekilleridir.
 
Demokrasi, eski Yunanca “halk” anlamına gelen demos ve “yönetmek” anlamına gelen kratein sözcüklerinin birleşmesiyle oluşmuştur ve bu anlamıyla “halkın yönetimi” demektir. Demokrasi sadece “halk tarafından yönetim” olarak değil, “halk için yönetim” olarak da tanımlanmalıdır. O hâlde bu anlamda demokrasi, Abraham Lincoln’ün meşhur ifadesiyle “halkın, halk tarafından, halk için yönetimi” olarak tanımlanabilir.
 
19.yüzyılla birlikte sıklıkla görülmeye başlayan demokrasi rejimi, teorik anlamıyla birçok ülkede geçerli olsa da, birçok ülkede pratikte, yalnızca çoğunluğun istediği idarecilerin seçimi konusunun ötesine geçememiştir. Oysa gerçek anlamda demokrasi, toplumların yöneticilerini seçebilme özgürlüğünün yanında devletin yönetilmesinde, toplumun değişmesinde, halkın kaderinin belirlenmesinde toplumun ortak duygu ve düşünceleri doğrultusunda kararlar alınmasının sağlanmasıdır.
 
Demokrasinin teorideki bu önemli tanımının pratikte nasıl hayata geçirileceği, iktidarda bulunan güç sahiplerinin, toplumun ortak hassasiyetleri konusunda nasıl fikir sahibi olacağı, onları bu değişime hangi gücün yönlendireceği konusunda ise toplumun ortak bir amaç doğrultusunda biraraya gelerek, yönetim üzerinde toplumsal ve barışçıl bir güç unsuru oluşturması gündeme gelmiştir. Bu noktada ortaya çıkan sivil toplum örgütü kavramı, toplumsal bir amaç ve fayda doğrultusunda kar amacı gütmeksizin bir araya gelen insanların organize bir hareket oluşturmasıdır.
 
Bu nedenle günümüze uygun anlayış çerçevesinde bir demokratik sistemin sağlanması, o toplum tarafından oluşturulan sivil toplum örgütlerinin çokluğu ve etkinliği ile mümkündür. Sivil toplum örgütlerinin karar alma sürecine dahil olması, teorik demokrasi anlayışının pratikte uygulanması için bir zorunluluktur. Özellikle ekonomik uygulamalarda, sendikaların toplu görüşme ya da toplu pazarlıklar yoluyla kararlara etki etmesi ve paylaşım sorununda söz sahibi olması, önemli bir adım olmaktadır.
 
Avrupa başta olmak üzere, dünyanın gelişmiş ülkelerinde nüfusun hızla yaşlanması, ülkelerde hatırı sayılır bir emekli kitlesinin varlığını ortaya koymaktadır. Bugün itibarı ile ülkemiz toplam nüfusunun yaklaşık %10’luk bir kesimi emeklilerden oluşmaktadır. Halen yürürlükte olan yasal mevzuatımıza göre emeklilerin sendika kurması mümkün değildir. Yönetime katılma ve karar alma sürecine dahil olma noktasında türlü nedenlerle toplumun bazı kesimlerinin dışlanması, demokrasi adına kabul edilemez bir durumdur. Kaldı ki, bu kesim toplumun büyük bir çoğunluğunu oluşturuyorsa, paylaşım sorununun çözülmesi daha da zora girmektedir.
 
Anayasamızın 51. maddesi, yalnızca çalışan ve işverenlere sendika kurma hakkı tanımış ve emeklileri kapsam dışında bırakmıştır. Bununla birlikte sendikaların üyelerinin ekonomik ve sosyal hak ve menfaatlerini yalnızca çalışma ilişkileri çerçevesinde korumasını öngörmektedir. Bu da sendikaların etkinliğini zayıflatırken, sendikaların çalışma ilişkileri dışında üyelerinin hak ve menfaatlerini koruma hakkını elinden almaktadır.
 
Birleşmiş Milletler Evrensel Beyannamesinin 23/4. maddesinde; “Herkesin çıkarını korumak için sendika kurma veya sendikaya üye olma hakkı vardır.”İbaresi yer almış,19.03.1954 tarihli İnsan Haklarını ve Ana hürriyetlerini Korumaya Dair Sözleşmenin 11/1 maddesinde ise; “Herkes asayişi ihlal etmeyen toplantılara katılmak, sendika tesis etmek, sendikalara girmek hakkına sahiptir.”Hükmüne yer verilmiştir. Belirtilen uluslar arası sözleşmelerin ortak paydası, sendikal özgürlüklerin kullanılması örgütlülüğün sağlanması noktasında hiçbir ayrıma yer vermemesidir.
 
Bu nedenle Anayasamızın 51. maddesi hükmünde yer alan ifadenin “Çalışanlar, emekliler ve işverenler, üyelerinin ekonomik ve sosyal hak ve menfaatlerini korumak ve geliştirmek için önceden izin almaksızın sendikalar ve üst kuruluşlar kurma, bunlara serbestçe üye olma ve üyelikten serbestçe çekilme haklarına sahiptir.”şeklinde değiştirilerek, emeklilerin de sendika kurma hakkına sahip olması ve sendikaların her alanda üyelerinin ekonomik ve sosyal haklarını geliştirmek için faaliyet yürütmeleri sağlanmalıdır.
 
Sendikaların ve Konfederasyonların Üyeleri Adına Mahkemelere Dava Açma Hakkı Anayasa Metninde Yer Almalıdır
 
Anayasanın 53. maddesine sendikaların ve konfederasyonların üyelerin hak ve menfaatlerini ilgilendiren bireysel işlemler ile genel düzenleyici işlemlere karşı üyeleri adına yargıya başvurabilmelerini sağlayacak hükmün, açıklayıcı bir biçimde düzenlenerek yeniden anayasa metnine eklenmesi gerekmektedir.
 
12 Eylül 2010 tarihinde gerçekleştirilen referandum sonucuna göre gerçekleştirilen Anayasa değişikliğinde, 53. maddeden “sendikaların ve konfederasyonların üyeleri adına yargıya başvurabilmelerini” sağlayan hükmün çıkarılmış olması, örgütlenme özgürlüğü getirdiği iddia edilen değişikliğin, aslında var olan hakları da geri götürdüğünün bir göstergesidir.
 
Sendikaların ve konfederasyonların üyelerinin hak ve menfaatlerini koruması noktasında kullanabilecekleri yasal yollardan en önemlisi kuşkusuz yargıya başvurmaktır. Bu noktada üyeleri adına yargı yoluna başvurma hakkının kaldırılması, vatandaşların en temel demokratik hakkının kısıtlanması anlamı taşımakta, evrensel hukuk ilkelerine de aykırılık teşkil etmektedir.
 
Bu aksaklığın giderilmesi için Anayasanın 53. maddesine sendikaların ve konfederasyonların üyelerin hak ve menfaatlerini ilgilendiren bireysel işlemler ile genel düzenleyici işlemlere karşı üyeleri adına yargıya başvurabilmelerini sağlayacak hükmün, açıklayıcı bir biçimde düzenlenerek yeniden anayasa metnine eklenmesi gerekmektedir.
 
Kamu Görevlilerine Grev Hakkı Tanınmalıdır
 
Anayasanın 54. maddesinde yer alan “Toplu iş sözleşmesinin yapılması sırasında, uyuşmazlık çıkması halinde işçiler grev hakkına sahiptirler.” hükmündeki “işçiler” ifadesinden sonra “memurlar ve diğer kamu görevlileri” ibaresi eklenmelidir.
 
Türkiye, çalışma hayatının düzenlenmesi ve sendikal özgürlüklerin istenilen seviyeye getirilmesi amacıyla ILO tarafından benimsenen 87 No.lu Sendika Özgürlüğü ve Sendikalaşma Hakkının Korunması, 98 No.lu Örgütlenme ve Toplu Pazarlık Hakkı ve 151 No.lu Kamu Hizmetlerinde Çalışma İlişkilerini düzenleyen sözleşmeleri kabul ederek, bu sözleşmelerin şartlarına uymayı taahhüt etmiştir. Ülkemizde kurulmuş olan memur sendikaları uluslar arası sözleşmelerin kabul edilmesiyle elde edilen bu hakkı kullanarak örgütlenmişlerdir.
 
Ülkemiz kamu çalışanlarının da gelişmiş ülkelerde olduğu gibi yönetime katılma, adil bir ücret alma, sendikalaşma ve grev yapabilme gibi sosyal ve demokratik argümanlarla donatılması artık bir zorunluluk halini almıştır. Bu zorunluluk hem Türkiye’nin onayladığı sözleşme ve kabul ettiği anlaşmaların hem de demokrasinin bir gereği olarak karşımıza çıkmaktadır.
 
18 Haziran 2003 tarih ve 25142 sayılı Resmi Gazetede yayınlanan 4867 sayılı kanunla BM Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklara İlişkin Uluslar arası Sözleşme onaylanmıştır. Bu sözleşme, 21 Temmuz 2003 tarih ve 25170 sayılı Resmi Gazetede yayınlanan Bakanlar Kurulunun 2003k/5851 sayılı kararı ile yürürlüğe girmiştir. Sözleşmenin 8. maddesi sendikal hakları düzenlemiş olup, 8. maddenin (d) bendi özel olarak grev hakkını düzenlemiştir. Buna göre; kullanılma şartları her bir ülkenin yasaları ile düzenlenmiş olan bir grev hakkının tanınacağı ifade edilmiştir. Maddenin 2. bölümünde bu maddenin silahlı kuvvetler veya polis mensuplarının veya devlet ifadesinde görevli olanların bu hakları kullanmalarına hukuken öngörülen sınırlamalar koymalarını engellemeyeceği belirtilmiş olup, maddenin 3. bölümünde bu maddenin hiçbir hükmünün ILO’nun 98 sayılı sözleşmesine taraf olan devletlere o sözleşmede yer alan güvencelere aykırı düşebilecek bir tarzda bir yasa çıkarma ve uygulama imkânı verecek şekilde tasarruflarda bulunma yetkisi vermeyeceği ifade edilmiştir.
 
BM Ekonomik Sosyal ve Kültürel Hakları Sözleşmesinin 8. maddesi ile ILO’nun 98 sayılı sözleşmesi birlikte değerlendirildiğinde, Silahlı Kuvvetler ve polisler dışında kalan ve doğrudan devlet erki kullanmayan kamu görevlilerinin grev hakkının düzenlenmesi gerektiği anlaşılmaktadır.
 
11 Aralık 1992 tarih ve 21432 mükerrer sayılı Resmi Gazetede yayınlanan 3847 sayılı kanunla ILO’nun sendika özgürlüğüne ve örgütlenme hakkının korunmasına ilişkin 87 sayılı sözleşmesi onaylanmıştır. Bu sözleşme 25.02.1993 tarih ve 21507 sayılı Resmi Gazetede yayınlanan Bakanlar Kurulunun 1993/3967 sayılı kararname ekinde yayınlanmıştır. Bu sözleşmenin 3. maddesinde yer alan sendikalara etkinliklerini düzenleme ve eylem programlarını oluşturma hakkı, 8. maddenin 2. fıkrasında yer alan ulusal mevzuatın sözleşmede öngörülen güvencelere zarar vermemesini ya da zarar verecek biçimde uygulanmamasını, 10. maddede çalışanların ve işverenlerin çıkarlarını savunmayı ve geliştirmeyi amaçlayan örgütleri düzenleyerek, grev hakkının dayanağını oluşturmuştur. ILO uzmanlar komitesi de 87 sayılı sözleşmeyi grev hakkının dayanaklarından biri olarak göstermiştir.
 
ILO'nun sendikal hak ve özgürlüklerin uygulanmaması ile ilgili şikâyetlerini inceleyen Standartların Uygulanması Konusunda Uzmanlar Komitesi ve Örgütlenme Özgürlüğü Komitesi vardır. Bu komiteler tarafsız uzmanlardan oluşmuştur ve ülkelerin şikâyetlerini inceleyip, karara bağlamaktadır. Komitelerin verdiği kararlar ILO için bağlayıcı kararlardır. ILO'nun Standartların Uygulanması Konusunda Uzmanlar Komitesi ve Örgütlenme Özgürlüğü Komitesi tüm ücretli çalışanlar için grev hakkını genel bir ilke olarak ortaya koyarken, bu hakkın yalnızca "temel hizmetler veya faaliyetlerde" kısıtlanabileceğini belirtmektedir. ILO komitelerine göre "temel hizmetler" olarak kastedilen, "yalnızca aksaması durumunda nüfusun tümünün veya bir bölümünün hayatını, kişisel güvenliğini veya sağlığını tehlikeye sokacak hizmet ve faaliyetlerdir.”
 
Bir başka kararda da; "sendikalar özellikle bir hükümetin ekonomik ve toplumsal politikalarını eleştirmek amacıyla protesto grevlerine başvurabilmelidirler. Ayrıca dayanışma grevlerinin genel olarak yasaklanması istismara yol açabilir ve grev hakkının kullanılmasına ilişkin yöntemler söz konusu olduğunda, kurallara tamı tamına uyarak işin yavaşlatılması, işyerlerinin işgal edilmesi ve işbaşında oturma grevleri yapılması konularında kısıtlama getirilmesi, ancak bu eylemlerin barışçıl olmaktan çıkması durumlarda haklılık kazanır." denilmiştir.
 
ILO Uzmanlar Komitesi 1994 yılında yayınlanan raporunda şöyle demektedir. "Komite kamu hizmetlerinde grev hakkının yasaklanmasının yalnızca devlet adına yetki kullanan memurlarla sınırlı tutulması gerektiği görüşündedir.
 
ILO Örgütlenme Özgürlüğü Komitesi, Türkiye hakkında yapılan bir şikayet başvurusu üzerine bu konuda şu değerlendirmeyi yapmıştır: “Uzmanlar Komitesinin de belirttiği gibi, grev hakkı, çalışanların ve örgütlerinin kendi ekonomik ve toplumsal çıkarlarını korumak ve geliştirmek için sahip oldukları temel araçlardan biridir. Bu çıkarlar yalnızca daha iyi çalışma koşullarının elde edilmesi ve mesleki nitelikteki toplu istemlerin peşinden koşulması değil, fakat aynı zamanda ekonomik ve toplumsal sorunlarına ve çalışma hayatının çalışanları doğrudan ilgilendiren her türlü sorunlarına çözümler aranması ile ilgilidir. Komite sendikaların, hükümetin ekonomik ve toplumsal politikalarını eleştirmeyi amaçlayan protesto eylemlerine başvurabilme olanağına sahip olmaları gerektiğini düşünmektedir.”
 
Kaldı ki; Danıştay 12. Dairesi, 9 Şubat 2009 tarih, 2004/4643 Esas, 2005/313 No.lu; Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, 21 Nisan 2009 tarihli kararları ile memurların grev yapmaları nedeniyle herhangi bir hukuki işleme tabi tutulamayacağını karara bağlamıştır.
 
12 Eylül 2010 tarihinde halk oylamasına sunularak gerçekleştirilen Anayasa değişikliğinde, grev hakkının kullanımı ile ilgili bazı düzenlemeler olmasına rağmen, Anayasanın 54. maddesindeki “toplu iş sözleşmesinin yapılması sırasında, uyuşmazlık çıkması halinde işçiler grev hakkına sahiptir” hükmünün korunması, grevin yalnızca işçiler için bir hak olduğunu, memurların kesinlikle grev yapamayacağını; ayrıca işçilerin de yalnızca toplu iş sözleşmesi esnasında uyuşmazlık çıkması durumunda grev hakkını kullanabileceğini; hak grevi, dayanışma grevi gibi hakların kullanılmasının imkânsız olduğunu ortaya koymaktadır.
 
Asıl üzerinde durulması gereken konu; grevsiz toplu sözleşme hakkının uluslar arası sözleşmelere ve yerel ve uluslar arası yargı organlarının verdiği kararlara aykırı olmasıdır. Ortada birçok yargı kararı varken, 25 Kasım 2009’da ülkemizde milyonlarca kamu görevlisi bir günlük iş bırakma eylemi yapmış ve hukuken hiçbir yaptırıma tabi tutulamamışken, yargının bu kararlarını yok sayan bir Anayasa değişikliği, başka bir kargaşayı çağırmaktadır.
 
Dolayısı ile hem yargı kararlarıyla hem evrensel sözleşmeler yoluyla hem de fiili uygulamayla sabit bir hak haline gelmiş olan grev hakkının, kanunlarla yasaklanması kabul edilemez. Hukuk devletinin en büyük özelliği, kural haline gelmiş yargı kararlarının yasa haline getirilmesidir.
 
Yargı kararları ve uluslar arası sözleşmeler aracılığıyla kesinleşmiş bir hak haline gelen grev hakkının Anayasa değişikliğine konu edilmeyişi, mutlaka açıklanması ve en kısa zamanda düzeltilmesi gereken bir konudur. Bu noktada Anayasanın 54. maddesinde yer alan “Toplu iş sözleşmesinin yapılması sırasında, uyuşmazlık çıkması halinde işçiler grev hakkına sahiptirler.” hükmündeki “işçiler” ifadesinden sonra “memurlar ve diğer kamu görevlileri” ibaresi eklenmelidir.
 
Kamu Görevlilerinin Siyasete Katılma Hakkının Önündeki Engeller Kaldırılmalıdır
 
Anayasanın siyasi partilere üye olamayacakların belirlendiği 68. madde metninden “…kamu kurum ve kuruluşlarının memur statüsündeki görevlileri, yaptıkları hizmet bakımından işçi niteliği taşımayan diğer kamu görevlileri” ibaresi çıkarılmalıdır.
 
Demokratik bir toplumun en temel özelliklerinden biri de vatandaşlarına siyasete katılma, seçme ve seçilme özgürlüğü tanımasıdır. Ülkemizin en eğitimli kesiminden biri de hiç kuşkusuz ki kamu görevlileridir. Mesleğe alınma şartları, yapılan sınavların zorluk derecesi ve yürüttükleri hizmetler göz önüne alındığında, ülkemizin en hassas görevlerini yürüten kesimlerinden olan kamu görevlilerinin siyasete yapacakları katkı da son derece önemlidir. TBMM tarafından onaylanarak yürürlüğe konulan ILO'nun 151 Sayılı Kamu Hizmetlerinde Sendika Hakkının Korunması ve istihdam Koşullarının Saptanması Yöntemlerine ilişkin Sözleşmenin 9. maddesi; “Kamu görevlileri, diğer çalışanlar gibi yalnızca görevlerinin niteliğinden ve statülerinden kaynaklanan yükümlülüklerine bağlı olarak örgütlenme özgürlüğünün normal olarak uygulanması için gerekli kişisel ve siyasi haklardan yararlanacaklardır.” ifadesiyle; kişisel ve siyasal haklar arasındaki bağlantıyı düzenlenmiş, kamu çalışanlarına siyaset hakkını tanımıştır.
 
Ancak Anayasanın 68. maddesinde “…kamu kurum ve kuruluşlarının memur statüsündeki görevlileri, yaptıkları hizmet bakımından işçi niteliği taşımayan diğer kamu görevlileri… siyasi partilere üye olamazlar.” denilerek, kamu görevlilerinin siyasete katılmaları engellenmiştir. Ülke içinde bir grubun siyaseten yasaklanması, en ilkel demokrasi anlayışıyla dahi bağdaşmayan bir tutum olmakla birlikte, vatandaşlık haklarının kısıtlanması anlamı da taşımaktadır.
 
Bu nedenle Anayasanın 68. madde metninden ilgili ifadeler çıkarılarak, kamu görevlilerinin siyasi partilere üye olabilmeleri ve siyasete katılmaları sağlanmalıdır.

Kamu Görevlilerini İlgilendiren Her Konu Toplu Sözleşmenin Kapsamı Dâhilinde Olmalıdır
 
Anayasanın 128. madde metni “Memurların ve diğer kamu görevlilerinin nitelikleri, atanmaları, görev ve yetkileri, hakları ve yükümlülükleri, aylık ve ödenekleri ve diğer özlük işleri kanunla düzenlenir. Ancak, bu konulara ilişkin toplu sözleşme hükümleri saklıdır.” şeklinde düzenlenmelidir.
 
Anayasanın 53. maddesinde yapılan değişiklikle kamu görevlilerine toplu görüşme yerine toplu sözleşme hakkı getirildiği belirtilmektedir. Oysa iktidar bu hakkı kısıtlayan bir düzenleme yapmak istemiş ve toplu sözleşme ile ilgili olarak ayrıntılı ve sınırlayıcı bir çerçeve çizmiştir. Mevcut durumda toplu görüşme; kamu görevlileri için uygulanacak katsayı ve göstergeler, aylık ve ücretler, her türlü zam ve tazminatlar, fazla çalışma ücretleri, harcırah, ikramiye, lojman tazminatı, doğum, ölüm ve aile yardımı ödenekleri, tedavi yardımı ve cenaze giderleri, yiyecek ve giyecek yardımları ile bu mahiyette etkinlik ve verimlilik artırıcı diğer yardımları kapsar.
 
Ancak 1982 Anayasası’nın 128. maddesinde yapılan değişiklikle kamu görevlileri için yalnızca mali ve sosyal haklara ilişkin hususların toplu sözleşmenin konusu olabileceği, bunun dışında kamu çalışanlarının tüm hak, görev ve yetkilerinin yasa ile belirleneceği öngörülmüştür.

Dolayısı ile toplu sözleşmelerde kamu sendikalarına, memurların çalışma şartları, terfileri, sicil, disiplin uygulamaları, işe alınışları, işten çıkarılmaları gibi hayati konularda pazarlık yapma hakkı tanınmamakta, toplu sözleşmenin kapsamı yalnızca mali ve sosyal haklarla sınırlı tutulmaktadır. Görüldüğü gibi bu uygulama şu andaki toplu görüşmenin kapsamını dahi daraltmaktadır. Bu durumun önüne geçilmesi için mevcut 128. madde metni “Memurların ve diğer kamu görevlilerinin nitelikleri, atanmaları, görev ve yetkileri, hakları ve yükümlülükleri, aylık ve ödenekleri ve diğer özlük işleri kanunla düzenlenir. Ancak, bu konulara ilişkin toplu sözleşme hükümleri saklıdır.” şeklinde düzenlenmeli ve toplu sözleşmenin kapsamı, kamu görevlilerini ilgilendiren her türlü konuyu içine alacak şekilde genişletilmelidir.
 
Devletin Asli Ve Sürekli Görevleri Yalnızca, Memurlar Ve Kadrolu Kamu Görevlileri Eliyle Gördürülmelidir
 
Anayasanın 128. madde hükmü “Devletin, kamu iktisadî teşebbüsleri ve diğer kamu tüzelkişilerinin genel idare esaslarına göre yürütmekle yükümlü oldukları kamu hizmetlerinin gerektirdiği aslî ve sürekli görevler, memurlar ve kadrolu diğer kamu görevlileri eliyle görülür.” şeklinde değiştirilmelidir.
 
Anayasanın 128. maddesi, “Devletin, kamu iktisadî teşebbüsleri ve diğer kamu tüzelkişilerinin genel idare esaslarına göre yürütmekle yükümlü oldukları kamu hizmetlerinin gerektirdiği aslî ve sürekli görevler, memurlar ve diğer kamu görevlileri eliyle görülür.” hükmüne amirdir.
 
Ancak son yıllarda yaygın sözleşmeli personel çalıştırılması ve taşeronlaşma nedeniyle devletin asli ve sürekli görevleri taşeron işçileri eliyle gördürülmeye başlanmıştır. Hükümetin son yaptığı açıklamaya göre kamuda üst düzey yöneticilerin de sözleşmeli hale getirileceği belirtilmektedir.
 
Bu açıdan bakıldığında uygulama, performansa dayalı ödeme, profesyonelliğe verilen önemin artması, kamu hizmetlerinde müşteri satıcı anlayışının yerleşmesi, rekabet ve diğer pazar ekonomisi unsurlarının getirilmesi, iş güvencesinin yok edilmesi, sendikasızlaştırma ve kamu çalışanlarının sayısının azaltılması gibi sonuçlar getirmektedir.
 
Özellikle esnek çalışma olarak nitelendirilen çalışma şekillerinin, iş güvencesini yok etmesi, sosyal devlet ilkesine aykırı olması, örgütlü çalışma imkânını ortadan kaldırması ve devletin devamlılığı ilkesine aykırı olması, kamu yönetimi, sendikalar ve çalışanlar adına kabul edilemez niteliktedir.
Küresel etkiler altında yürütülen bu uygulamanın çeşitli sorunları vardır:
 
1. Ulusal Çıkar Sorunu: Personel çalıştırma üzerindeki küresel etkiler, egemenlik hakkının korunması bakımından sınırlandırılması zorunlu hale gelmiş bir hacim ve etki gücüne ulaşmıştır. Bu kurumların devletin yeniden örgütlenme süreci üzerindeki kabul edilemez etkileri sınırlandırılmalı ve ortadan kaldırılmalıdır.
2. Toplumsal Çıkar Sorunu: Azgelişmişlik koşulları, yaygın eşitsizlik ve adaletsizlik, özel sektörün küresel sermaye karşısındaki zayıflığı açık ve katı gerçeklerdir. Bu koşullarda kamu hizmetleri alanı üzerinde değişikliğin, dünyanın genel gidişatına uyma dürtüsüyle değil, ülkemizin durumu ve gereksinmeleri odak alınarak yapının çok yönlü irdelenmesiyle yapılması gerekir.
3. Kamu Yararı Sorunu: Devlet hizmetleri, uzmanlık ve süreklilik gerektirir. İçte ve dışta, şu ya da bu kesimin çıkarları üzerinde etkiler yaratan bu hizmetler, anayasal ve yasal güvencelerden yoksun, esnek, şahsa, performansa ve takdire bağlanmış, kendi içinde rekabetçi personel sistemiyle yürütülemez.
4. Emek Hakları Sorunu: Kamu istihdamı, çalışanlar açısından görece ileri haklar sağlar. Bu rejimi özel veya sözleşmeli istihdama dönüştürmek, kazanılmış hakların kaybına ve toplumsal çatışmaların derinleşmesine yol açacaktır.
 
Bu nedenle asli ve sürekli kamu hizmetlerinin memurlar eliyle gördürülmesi için anayasanın 128. madde hükmünün “Devletin, kamu iktisadî teşebbüsleri ve diğer kamu tüzelkişilerinin genel idare esaslarına göre yürütmekle yükümlü oldukları kamu hizmetlerinin gerektirdiği aslî ve sürekli görevler, memurlar ve kadrolu diğer kamu görevlileri eliyle görülür.” şeklinde değiştirilmesi uygun olacaktır.
Kaynak: Türkiye Kamu-Sen Genel Merkezi
 

ÇOK OKUNANLAR

KAMU PERSONELİ SINAV İLANLARI

YAZARLAR

ANKET